Finlandiya Blog 29/33: Finlandiya’da Yükseköğrenim

Instagram:  gezenpati_, Facebook: @GezenPatii  

 

Önceki yazımız için buraya tıklayınız.

Blog 29: Finlandiya’da Yükseköğrenim

Finlilerin büyük bir kısmı üniversite mezunudur. Hatta günümüzde birçok Finli iki-üç üniversiteyi bitirmiştir. Bunun nedeni hem eğitimin ücretsiz olmasıdır, hem de öğrencilerin devlet yardımcı almasıdır. Öğrenci derken yirmili yaşlarda genç bir kitle düşünmeyin. Sınıf arkadaşlarınız altmış yaşında da olabilir. Finlandiya’da öğrenci olmanın yaşı ve sınırı bulunmaz.

Üniversiteler ihtiyaca göre öğrenci alırlar. Diş hekimi olarak kendi bölmümden bahsetmem gerekirse, devlet toplam nüfusta olması gereken diş hekimi sayısını hesaplar ve bu rakama göre öğrenci alır. Yeterli sayıda diş hekimi olduğunda ise fakülteler öğrenci alımını durdurur. Eski hekimler mesleği bıraktığında, öldüğünde ya mesleği bırakanlar olduğunda devlet tekrardan hesaplama yaparak kaç yıl boyunca her fakültenin kaç sayıda öğrenci alacağını tespit eder ve fakülteler yeni öğrencilere tekrar açılır.

Öğrenciler eğitilirken dönemin en teknolojik imkanlarından faydalandırılır. Ülkenin bel kemiğini eğitim oluşturduğu için, eğitimle ilgili para kısıtlamasına gidilmez. Aşağıdaki fotoğraf, 2009 yılında alındı ve o dönem Türkiye’deki diş hekimliği fakültelerinde bu tarz bir çalışma alanı görmek mümkün değilken Finliler sistemlerini çoktan oturtmuşlardı. Bizde görülememesinin iki nedeni vardı: Para ve öğrenci sayısının aşırılığı. Öğrenciler bu laboratuvarda kliniğe benzer şartlarda çalıştırılır. Öğrenci model üzerinde tedaviye başlamadan önce önlerindeki ekrandan eğitimlerini alırlar, sonra modelde yapılan tedavilerin fotoğraflarını ağız içi kamerasıyla çekip kliniği yöneten öğretim üyesine gönderirler. Böylece öğrenci hem her türlü ekipmanla çalışma olanağı kazanır hem de öğretim üyesi oturduğu yerden bütün çalışma ortamını denetleyebilir.

Finlandiya’da bir diş hekimliği fakültesinde öğrenci klinik laboratuvarı.

 

Türkiye’de ise diş hekimliği fakültelerinin sayısı logaritmik olarak artmakta ve bütün fakültelerin kontenjanları her sene arttırılmaktadır. Bu nedenle mesleğin değeri her geçen gün azalmakta ve hekimler mesleğini icra edemez hale getirilmektedir. Aşırı sayıda yeni mezunun sınırlı bir coğrafyada iş kurması ise bu durumu daha da şiddetlendirmektedir.

Bu durum sadece diş hekimleri için değil, her meslek dalı için geçerlidir. Yeterli iş alanının altyapısı oluşturulmadan üniversiteler kontrolsüzce öğrenci alımı yapmaktadır ve bu nedenle “kalifiye işsizler ordusu” oluşturulmaktadır. İş imkanı sıkıntısı, can güvenliği endişesi, yetersiz kazanç gibi birçok nedenden dolayı da ülke beyin göçüyle kıymetli insanlarını kaybetmektedir ve mesleklerin itibarı zedelenmektedir.

Yukarıda anlattıklarım Finlandiya’da asla yaşanmaz. Meslek sahiplerinin sayısı bilimsel olarak hesaplanan rakamlara göre belirlenir. Ülkenin her yerinin güvenli olması nedeniyle kimse güvenlik endişesi yaşamaz. Çoğu kişi kuzeydeki Laponya bölgesine çok soğuk ve ıssız olması nedeniyle gitmek istemez ama oraya gidenler, güneydeki meslektaşlarına göre daha fazla para kazanır. Bu nedenle meslek dalları ülkenin her yerine homojen bir şekilde dağıtılmaya çalışılır. Homojen dağılım, mesleğin değerini canlı tutar ve meslek sahiplerinin kazancını düşürmez.

Finlandiya’da üniversiteler bilim yuvasıdır. Türkiye’de laboratuvar bile görmemiş ve bilimsel araştırma yapmayı bilmeyen birçok üniversite mezunu bulunur. Türkiye’de Tıp ve Diş Hekimliği Fakülteleri devlet hastaneleri gibi çalışır, Finlandiya’da ise Tıp ve Diş Hekimliği Fakülteleri bilimsel araştırma merkezleridir. Finlandiya’daki fakülteler de elbette hasta bakarlar ama devlet bu fakültelere daha fazla hasta bakacaksın dayatmasında bulunmaz. Her departmanın mutlaka bir laboratuvarı bulunur ve öğrencilerin cihazları kullanması, öğrenmesi sağlanır.

Daha mezun olmadan uluslararası dergilerde makale yayımlayan birçok Finli öğrenci görebilirsiniz. Çünkü sistem onları bilimsel araştırmaya ve bilimsel düşünmeye zorlar.

Finlandiya’da yüksek lisans sonrası doktora yaptığınızda uluslararası dergilerde en az dört tane makalenizin olması gerekir. Türkiye’de ise bu rakam sıfırdır ve sadece doktora tezinizi yazmanız yeterlidir. Türkiye’de bilimsel bir çalışma yapmak çok zordur çünkü laboratuvarlara yetenek ödenek ayrılmaz. Kısıtlı paralarla yapılan laboratuvarlarda ise öğrenciler cihazlara asla dokunamaz.

Finlandiya’da doçent olmak için en az yirmi, profesör olmak için ise en az elli tane makalenizin olması gerekir. Zaten her ana bilim dalında bir tane profesör olduğu için çoğu kişi doçentlikte kalır ve daha fazla ilerleyemez. Türkiye’de ise doçent olmak için Finlandiya’daki doktora şartlarını gerçekleştirmeniz yeterlidir. Doçent olduktan sonra da profesör olmak çok kolaydır.

Bazı Türk akademisyenler bu yazdıklarıma kızacaklardır ama birilerinin gerçekleri yüzlerine vurması gerekiyor:

Türkiye’de doktora yapıyorsanız genelde kadronuz yoktur, yani maaş alamazsınız. Ama maaş almadığınız halde hasta bakmanız, öğrencilerle ilgilenmeniz, nöbet tutmanız, hocaların ayak işleriyle ilgilenmeniz gerekir. Tabii bu işlerden doktora tezinize ne enerjiniz ne de vaktiniz kalır. Zaten tez hazırlayacak fiziksel koşulları da sağlamanız çok zordur. Bu arada yasalar gereği sadece kadrolulara bu işler yaptırılabilir yani kadrosuzların fakültede bulunma zorunluluğu bile yoktur!

Doktora yaparken bu sistemi kabul ederek doktoraya başladım. Türkiye’de doktora yapan çoğu kişi gibi kendisini yükseklerde gören hocaların aşağılamalarına maruz kaldım, saçma sapan ayak işleriyle uğraştım, devlet hastanesi mantığıyla çalışan kliniklerin döner sermayeleri çok olsun diye sağa sola koşturdum, nöbetçi olduğum günlerde beş dakikada bir yeni hasta girişi olduğundan işleri yetiştirmek için kendimi paraladım. Üstüne dış görünüşüme karışıldı (Sadece top sakal bile büyük mesele oldu), fakülteye giriş-çıkış saatlerime müdahale edildi ve en sonunda maaşsız çalışanların yıllık izinleri iptal edildi. Yani yönetimin maaşsız çalışanları tam zamanlı tutması bile yasakken, üstüne utanmadan yıllık izinleri iptal ettiğini bildirmişti!

Ama benim koptuğum nokta şuydu: Yüzlerce hastayla muhatap olduğum için üniversite hastanesine HIV, Hepatit gibi bulaşıcı hastalıklarıma bakılması için kan vermeye gittim ve aldığım cevap şuydu “Kadrolu olmadığınız için burada tahlil yaptıramazsınız”! Dehşete düşmüştüm ve “Farkında mısınız ben bu üniversitenin hastasına bakıyorum ve bu üniversitede kan değerlerime bakılamıyor. Ne dediğinizin farkında mısınız?” diye sorduğumda “Haklısınız. Çok haklısınız ama size bakamayız.”

Başımdan aşağıya kaynar sular dökülmüştü. Tam da o sırada telefonum çaldı “Onur Bey size hasta yazdık, gelin!”. O an hayatımda bir değişiklik yapmam gerektiğini ve bu bozuk sistemin çarkında daha fazla dönemeyeceğimi anladım. Fakültedeki hiçbir profesör, hiçbir öğretim üyesi umrumda bile olmadı. Canım istediği zaman hasta baktım, canım istediği zaman fakülteye gittim ve bu nedenle fakültedeki herkesle aram bozulmaya başladı. Hâlâ arkamdan “Doktorasını çok rahat yaptı” dediklerine eminim. Hatta doktora tez savunmamda “Onur çok zor bir insandır” bile dendi hakkımda 😊 Halbuki yasal hakkımı savunuyordum ve uyguluyordum. Yeterince istismara uğramıştım ve daha fazlasına müsaade etmeyecektim.

Konudan uzaklaşmadım. Şimdi neden kişisel deneyimlerimden bahsettiğimi anlayacaksınız. Bu ortamdan Finlandiya’ya araştırmacı olarak gittiğimde (Halbuki araştırmacılıkla hiçbir alakam bulunmuyordu) karşılaştığım manzara şuydu:

Finlandiya’daki fakülteye gittim ve hocamın sekreteri kaydımın yapılmasıyla ilgili bana yardımcı oldu. Sonra, benden sorumlu laboratuvar danışmanımla tanıştırıldım. Danışmanım bana elektronik bir kart verdi ve fakülte içinde çalışmayacağımı söyledi. Neden fakülte içinde çalışmayacağıma anlam veremedim. Sonra beni laboratuvara götürürken neyden bahsettiğini anladım.

Science Park”ta çalışacaktım. Bu bilim parkı, Turku şehrinin içinde ufak bir semt gibidir. Şehirdeki bütün üniversitelerin bilimsel araştırmalarının çoğu ise bu kompleksin içinde gerçekleşir. Sadece üniversiteler değil, şirketlerin de laboratuvarları bu kompleksin içinde bulunur. “Bilim üretme yuvası” da denilebilecek bu alanda şirketler ve üniversiteler ciddi paralar harcayarak ve ciddi bütçeler ayırarak birçok buluş gerçekleştirir. Benim çalıştığım departmanın da laboratuvarı bu alanın içindeydi.

Turku Science Park, şehrin içinde adeta bir semt gibidir. Üst iki fotoğrafta kompleksin haritası ve kuş bakışı görüntüsü. Altındaki fotoğraflarda binaların yakından ve iç görüntüsünü görüyorsunuz (Kaynak: www.globalbusinessparks.com/featuredparks/turku_science_park.htmlwww.turku.fi/en/housing-and-environment/urban-planning/city-planning/turku-science-park).

 

Bana verilen elektronik kart 7/24 hem binaya hem de laboratuvarıma geçiş sağlıyordu. Çalışmamla ilgili bir zaman sınırlamam yoktu! Laboratuvara girdiğimizde bana bir oda gösterildi ve bu masayla dolap senin denildi. Kendime ait bir bilgisayarım da vardı. Sadece dört kişi bir odada çalışıyorduk. Halbuki Türkiye’deki odamızda yirmi dört kişiydik ve bırakın bilgisayarı, kişisel eşyalarımızı koyacak doğru düzgün bir dolabımız bile yoktu.

Hemen üniversiteye ait e-posta adresim hazırlandı ve şifrelerim verildi. Üniversite ağı içerisinde bulunan bütün bilgisayarlardan indiremediğiniz uluslararası makale yoktu (Bilmeyenler için söyleyeyim, uluslararası makaleleri indirebileceğiniz veritabanlarına kişisel bigisayarınızdan erişim sağlayamazsınız). İnternet elbette ki sınırsızdı ve Türkiye’deki mevcut en hızlı internet hızından dört kat daha fazlaydı.

Finlandiya’da doktora yaparken size çalışma odası ve uluslararası makale veri ağına bağlı bir bilgisayar verirler.

 

Kadrolu olmadığım için kimse giriş-çıkış saatlerimle ilgilenmiyordu! Yine kadrolu olmadığım için sınıf görevlerim yoktu. Çalışma düzenim tamamen bireyseldi. Gelmediğim günler için kimseye hesap vermek zorunda değildim ve kimse de bana hesap sormuyordu. Aslında Türkiye ve Finlandiya’daki kurallar aynıydı ama uygulanışları taban tabana zıttı. Yapmakla yükümlü olduğum belli çalışmalar vardı ve onları düzenli yaptığım sürece kimse bana birşey sormuyordu. Hocalarımla sadece ben istersem görüşüyordum ve hocaların görevi, yapılan çalışmalarda danışmanlık sağlamaktı. Sizden ayak işlerini isteyen, bağıran, görev yükleyen kişiler değil; size destek olan, fikir veren ve yönlendiren kişilerdi.

Hocalara da ismiyle sesleniyordunuz! Başta bana çok garip gelen bu uygulamaya neyse ki hızlıca uyum sağladım ama Iraklı arkadaşım uzun bir süre hocasına “Profesör” diye hitap edince hocası rahatsız olup “Lütfen bana böyle hitap etme, benim bir ismim var” diye sitemde bulundu!

Yine de bu garipsediğim uygulamayı hocamla paylaştığımda bana şunları söyledi: “Bize herkes ismiyle hitap eder. Öğrencilerimiz de dahil. Evet, ben bir yöneticiyim, dekanım, ana bilim dalı başkanıyım ama bu bana hitap şeklini değiştirmez. Elbette ki bir ast-üst kavramı var ama biz bunu mümkün olduğunca dikine yönde piramit şeklinde değil, yatay yönde yapmaya çalışıyoruz. Bu şekilde insanların daha verimli olacağını düşünüyoruz.”

Türkiye’ye göre piramidin en üstünde olan bir kişi bile bunları söylüyorsa ve uyguluyorsa ben o kişi karşısında saygıyla eğilirim. Bu arada yine dayanamayacağım ve iğnelemede bulunacağım ama Türkiye’de profesör olmak için Finlandiya’daki doktora şartlarını bile sağlamanız yeterli. Benle konuşan hocanın ise o yıl üç yüz elli tane makalesi vardı ve çalıştığı konularda dünyada bilimsel otoritelerden biriydi. Eminim şimdi makale sayısı beş yüzlerdedir… Böyle bir adamın Türk olması halinde çevresine nasıl zulmedeceğini düşünün ama zaten o şekilde zulmeden bir adam da böyle biri olamaz 😊

Anlayacağınız Finlandiya’ya “araştırmacı” olarak gittim ama şartlar beni gerçekten de araştırmacı olmaya zorladı. Ortamın rahatlığı, karışılmaması, bireysel özgürlüğüm, esnek çalışma saatlerim sayesinde normalden çok daha verimli çalışabildim. İstersem gece çalıştım, istersem öğlen. Sıkıldığım zaman çekip gidebildim. İstediğim zaman istediğim cihazı kullanabildim. Kimse üzerime cihazları zimmetlemedi. Sadece cihazları kullanmadan önce nasıl kullanacağım konusunda eğitilmem istendi, o kadar.

Bütün bu fiziksel imkanlar paraya da bakıyor elbette. Finlandiya hükümeti eğitim konusunda hiç cimrilik yapmıyor ve tüm eğitim kurumlarına elinden geldiğince finansal destek sağlıyor. “Bizde bu kadar para yok, bu fiziksel imkanları sağlayamayız.” dediğinizi duyar gibiyim. Aslında, işin özü bakış açısındadır. Herşeye istenildiği zaman para bulunabilir. Cami inşa edilmesine karşı değilim ama insanlarımız cami için para toplamak yerine bilime, eğitime, sanata para toplasa ve bakış açısı değiştirilse çok daha farklı yerlerde oluruz.

Finlandiya’da bilimsel çalışma yapmak çok basittir. Size her türlü imkân sunulur.

 

Laboratuvarda bulunan ortak alan olan mutfak herkes için yine aynıydı. Hocalar için ayrı, çalışanlar için ayrı mutfak yoktu. Herkes aynı ortamda bir araya geliyor, dinleniyor, konuşuyor ve yine odalarına dağılıyordu.

Laboratuvarlarda ortak alan olan mutfaklar.

 

Sistem sizi hep uyanık tutuyordu. Sürekli seminer yapmanız isteniyordu. Böylece araştırmanızda ne aşamadasınız, ne çalışıyorsunuz herkes görebiliyordu. Bu şekilde iş arkadaşlarınızdan ve hocalarınızdan tavsiyeler alarak araştırmanızı geliştirebiliyordunuz. Ortak alanlarda bulunan ekranlardan etkinlikler hakkında sürekli bilgilendiriliyorduk. Ekrandan bilgilendirme sadece üniversite değil, ilk ve orta öğretimde de kullanılan bir yöntemdir.

Yine bilmeyenler için söyleyeyim, yayımlanan makalelerde araştırmada bulunanların isimleri belli bir sıralamada yazılır. İlk adı yazan kişi araştırmayı asıl yapan kişidir, ikinci isim en çok katkısı olan kişidir, üçüncü kişi daha az katkısı olan kişidir… şeklinde bir sıralama yapılır. En son yazan isim ise baştaki bütün isimleri yönlendiren hocadır ve o grubun lideridir aslında. Bu sıralama uluslararası kabul görmüş bir sıralamadır. Türkiye’de ise hocaların egosu o kadar yüksektir ki ilk isim en kıdemli kişidir, ikinci onun bir kıdem altıdır ama en sondaki kişi en kıdemsiz ve o çalışmayı asıl yapmış olan isimdir.

Finlandiya’da doktora dersleri de çok ilginçti. Bizdeki teorik yüklemeye maruz bırakılmazsınız. Zorunlu bir-iki ders haricindeki bütün dersler seçmelidir. Bu dersler Article Writing (Makale Yazma), Presentation Skills (Etkili Sunum Hazırlama & Yapma) tarzındaki derslerdir. Akademik sistem sizi farkında olmadan bilimsel bir etkinlikte olmaya zorlar ama bu zorlama zorunluluktan değil, şartların uygunluğundan kaynaklanır.

Başka ilginç bir konu ise doktora yaparken o fakülteden mezun olmanızın şart olmayışıdır. Mühendislik okuyup diş hekimliği cihazları üzerine ya da biyoloji okuyup diş hekimliğinde kullanılan bir malzeme üzerine doktora yapabilirsiniz ve bu çalışmaları yaparken diş hekimi olmasanız bile Diş Hekimliği Fakültesi’nde doktora yaparsınız. Şahsen çalıştığım yerde Finli olup da diş hekimi olan tek kişi laboratuvar danışmanımdı.

Finlandiya’da öğrenci yurtları da çok gelişmiştir. Örneğin Turku’da Öğrenci Köyü” (Yo-kylä) denilen bir mahalle bulunur ve buradaki yapıların tamamı üniversite yurdu olarak kullanılır. Bu mahalledeki binalar yetmediği için şehrin birçok yerine yine yurt olarak kullanılan siteler kurulmuştur ve bütün bu yurtlar tek merkezden yönetilir. Bu kadar büyük yatırımlara rağmen yurtlar ihtiyacı karşılamakta zorlanırlar. Çünkü yurt fiyatları dışarıdaki dairelerin piyasa fiyatlarının altındadır.

Öğrenci Köyü’nden görüntüler.

 

Yurda online olarak yurt başvurunuzu yaptıktan sonra beklersiniz. Kabul gördükten sonra yönetim binasına evrakları imzalamak ve anahtarınızı teslim almak için gidersiniz. Bildiğiniz apartman dairesi şeklindedir bu yurtlar. Bir dairede en fazla üç öğrenci bulunur ve online sistem, ne şekilde bir daire istediğinizi sorar. Tek kişilik dairelerin çoğu onbeş-yirmi metrekare civarındadır, odanız minimum ihtiyaçlarınızı karşılayacak şekilde düzenlenmiştir. Odada bir gardrop, büyük bir çalışma masası, üniversitenin ağına bağlı sınırsız internet, ısıtma ve hatta valizinizi koyabileceğiniz ufak bir duvar girintisi bulunur.

Bu tek kişilik ufak dairelerde yaşıyorsanız çamaşır yıkamak istediğinizde çamaşırhanelerden rezervasyon yapmanız gerekir. Yemek yapmak istediğinizde ise on iki dairenin ortak kullandığı bir mutfak alanı bulunur. Bu alanda buzdolabı, ocak, fırın, mikrodalga fırın, her dairenin kendine ait kap kacak dolabı bulunur. Üniversite öğrencileri bu alanda tanışır, kaynaşır hatta bazen parti yaparlar.

Turku’daki Öğrenci Köyü’nde ortak mutfak alanları.

 

Ortak alanları kirletenlerin ve dağıtanların önce ortak alanlardaki eşyaları çöpe atılır ve bir uyarı yazısı yazılır. Eğer kişi hâlâ dikkatsiz davranırsa bu sefer yasal uyarıyla karşılaşırsınız.

Turku Üniversitesi ve yurdu olan Öğrenci Köyü’nün sembolü aşağıdaki garip ve komik heykeldir. Dünyanın en garip heykellerinden biri olan bu heykelin ismi, possu (domuzcuk) ve ankka (ördek) kelimelerinin birleştirilmesiyle oluşan Posankka’dır. Üniversiteliler tarafından çok sevilen bu komik heykel, kışın şapkasızdır, kış geldiğinde ise kafasına Noel Baba şapkası geçirilir.

Turku Üniversitesi’nin sembolü Posankka (Kaynak: www.geocaching.com/seek/gallery.aspx?guid=f0faa914-0c40-483b-a01d-1b21f9edc644)

Yazının devamı için buraya tıklayınız.

 

10529total visits,19visits today

Bir Cevap Yazın