Hırvatistan Blog 14: Pelješac Yarımadası, Korčula, Trsteno

Instagram:  gezenpati_, Facebook: @GezenPatii  

 

Önceki yazımız “Hvar & Brač Adaları” için buraya tıklayınız.

 

Hırvatistan Blog 14: Pelješac Yarımadası, Korčula, Trsteno

Dalmaçya’nın dört bölgesi: Zadar, Šibenik-Knin, Split-Dalmaçya, Dubrovnik-Neretva.

Dubrovnik-Neretva Bölgesi

Dubrovnik-Neretva Bölgesi haritası. İnce-uzun bir sahil bandına sahip olan bölgenin kara kısmı Bosna-Hersek’le komşu. İzlediğimiz rotayı ise noktalı çizgiyle işaretledik.

Ve son bölgemiz Dubrovnik-Neretva. Buraya “Neretva” denmesinin nedeni, Mostar’daki Mostar Köprüsü’nün altından geçen Neretva Nehri’nin Hırvatistan’ın bu bölgesinde denize dökülüyor olması. Uzun-ince bir sahil bandına sahip olan Dubrovnik-Neretva’nın hemen arkasında Bosna-Hersek toprakları bulunuyor. Daha önceden gezip sizle paylaştığımız Mostar, Alperenler Tekkesi’nin bulunduğu Blagaj, “Türk Köyü” olarak isimlendirilen ama Türk olmayan Počitelj, Roma kalıntısının bulunduğu Mogorjelo, büyüleyici şelale Kravice, Hırvatlar tarafından kutsal kabul edilen Međugorje, Dubrovnik-Neretva Bölgesi’yle dip dibeler. Bosna-Hersek gezimizde, Mostar’ın çevresini gezerken, sahil tarafında acaba neler var diye merak etmiştik ama hem vizemiz olmadığından hem de Bosna-Hersek’e konsantre olmak istememizden kaynaklı bu merakımızı sonraya saklamıştık. Şimdi o sahil tarafında neler olduğunu sizlerle paylaşacağız 😊

Bu bölümde Solin/Split-Dubrovnik arası günübirlik gezimizden bahsedeceğiz. Normalde iki şehir arası mesafe sağa sola uğramazsanız 230 kilometre ve arabayla teoride 3 saat sürüyor. Ancak biz bu rotayı biraz değiştireceğiz ve gün biterken Dubrovnik’e ulaşmamız gerekiyor. Dolayısıyla programımız yoğun ancak biraz stresliyiz çünkü bir an önce Neum’dan geçmemiz gerekiyor. Haritayı dikkatli incelerseniz Dubrovnik-Neretva Bölgesi, Bosna-Hersek’in ufak bir sahil bandı ile kesintiye uğruyor. Hırvatistan, Avrupa Birliği üyesi bir ülke, ancak Bosna-Hersek değil. Bu nedenle arada sınır kontrolü bulunuyor ve bölgeyi yüksek sezonda ziyaret ettiğimiz için sınırda ciddi yığılmalar olabiliyor. Böylece teoride 3 saat süren Split-Dubrovnik arası mesafe, sınır kontrolündeki sıra nedeniyle yarım gününüzü bile alabiliyor. Neum’daki yığılmaları atlamak için başka bir seçenek ise Ploče’den Trpanj’ya arabalı feribotla geçmek. Biz bu yolu kullanamayız çünkü araç kiraladığımız firma, aracı feribota indirme bedeli olarak 25 Euro istiyordu ve biz bu ücreti ödemek istemedik. Dolayısıyla Dubrovnik’e kara yoluyla ulaşmak ve sınır kontrolünden geçmek zorundayız.

Tüm bu nedenlerden dolayı gün ağarmadan Solin’den yola çıkıyoruz ve doğru Neum’a ilerliyoruz. Dubrovnik-Neretva Bölgesi’ne girdikten kısa bir süre sonra otoban sonlanıyor ve normal karayoluna giriyoruz. Otobanın sonlandığı noktadan Neum’a olan mesafede ise Neretva Nehri’nin denizle buluşmadan önce oluşturduğu deltanın manzaraları karşısında büyüleniyoruz. Bu kadar güzel bir coğrafyayla karşılaşmayı ummuyorduk ve içimizde dürtü bize sürekli “Dur, manzarayı izle” dese de durmamız mümkün değil çünkü Neum’daki sınır kapısında neyle karşılaşacağımız hakkında en küçük bir fikrimiz yoktu. Ancak Neretva Deltası’nın içimizde uhde olarak kaldığını da belirtmemiz gerekiyor.

Mostar Köprüsü’nün altından geçen Neretva Nehri’nin, Hırvatistan’da denize döküldüğü bölgedeki yol görüntüleri bizi burada durmaya zorlasa da Neum Sınır Kapısı’na bir an önce ulaşmamız gerekiyordu.

Gün yeni yeni aydınlanırken Neum Sınır Kapısı’na ulaştığımızda önümüzde hiç sıranın olmaması bizi rahatlatıyor. Elimizde aracın sınırdan geçiş belgeleri ve yanımızda pasaportlarımız bulunuyor (Araç kiraladığımız firma, sınır geçişi için hiç ücret almadı ama çoğu firmanın geçiş bedeli aldığını belirtelim). Önce Hırvat tarafı çıkış damgalarımızı, sonra BosnaHersek tarafı giriş damgalarımızı vuruyor ve Bosna-Hersek’e giriyoruz. Ancak çok rahatlamamız lazım çünkü bir an önce tekrardan Hırvatistan’a giriş yapmamız gerekiyor ve orada da sıra riski bulunuyor.

Neum Sınır Kapısı (Bosna-Hersek’i Hırvatistan’dan ayıran sınır), solda görülüyor.

Bu noktada yazımıza mola vermek istiyoruz. Çünkü dünya gerçekten tuhaf. Bosna-Hersek’in denizle kıyısı olan tek yer, bu 9 kilometrelik sahil bandı ve burada sadece Neum kasabası bulunuyor. Bu sahil bandı için de ülke değiştirmeniz ve sınır kontrolünden geçmeniz gerekiyor. İşin daha da garip olan kısmı Neum’un çevresinin tamamen Hırvat adaları ve toprakları tarafından çevrili oluşu. Yani Boşnak bir vatandaşın Neum’da bir teknesi olsa sadece birkaç yüz metre ilerleme imkanı var çünkü 1 kilometre karşısındaki topraklar da Hırvatlara ait. Haritaya göre Neum’un karşısındaki ufak yarımada da Boşnaklar’a ait gibi görünüyor ama orası da Hırvat toprakları, hatta Hırvatlar o yarımadadaki tepeye gayet kendi amblemlerini yerleştirmişler. Dolayısıyla Bosna-Hersek’in denize kıyısının olması, ülke için çok da anlamlı değil. Belki bir gün Bosna-Hersek de Avrupa Birliği’ne girerse ya da eski Yugoslavya ülkeleri birbirinden nefret etmeyi bırakırsa o zaman Bosna-Hersek için bu sahil bandı anlamlı hale gelebilir.

Hırvatlar da bu tuhaflıktan dolayı Neum’u atlamak için daha tuhaf bir çözüm yolu bulmuşlar: Karşı adaya bir köprü inşa etmek. Böylece sınır kontrolüne girmeden, köprü ile karşı adaya geçilip Neum atlanabilecek. Biz gittiğimizde Hırvatistan, bu köprü için Avrupa Birliği’nden ödenek bekliyordu, artık kaç yıl sonra hizmete girer bilmiyoruz ama bu proje bile dünya ülkeleri arasındaki ilişkilerin “yetişkinlik” seviyesinden ne kadar uzak olduğunu kanıtlar nitelikte. “Yetişmek”ten gelen “yetişkin” kelimesi, anlam olarak “olgun olmak” anlamına geliyor ama ülkeleri yöneten bu “yetişkin”lerin verdikleri kararlar yetişkinlikten o kadar uzak ki, dünya bu halde. Çünkü gerçek anlamda “olgunluk” olsa dünyada karşılaştığımız bunca sorun günümüzde varoluyor olmazdı. Sevgi, saygı ve hakkaniyetin olduğu bir dünyada ise halklar birbiriyle gayet güzel bir şekilde anlaşırdı ancak “politika” denilen kavram, günümüzde tüm bu sevgi, saygı, hakkaniyeti ortadan kaldıracak şekilde işliyor. Halklar da politikanın yarattığı bu olumsuz ortama maalesef ayak uyduruyor ama politikaları delebilecek güzel bir silah bulunuyor elimizde: Turizm. Eski jenerasyonlar daha iyi bilirler, Yunanistan’la sürekli savaş gerginliği yaşıyorduk. Ancak Türkiye-Yunanistan arasında gelişen turizm sayesinde, iki halk günümüzde birbirine karşı daha anlayışlı. Politika denilen şey, her ne kadar iki ülkenin arasını sürekli bozmaya çalışsa da milyonlarca Yunanlı ve Türk, turizm sayesinde bir arada bulunarak, aslında aramızda kültürel anlamda çok da fark bulunmadığını ve gerçekten de birçok anlamda kardeş olduğumuzu farketti. Bu nedenle artık Yunanistan’la aramızda sürekli savaş naraları atılmıyor. Atılmaya da çalışılırsa bu naraları susturabilecek çok daha fazla insan bulunuyor artık her iki tarafta da. Çünkü yurtdışına çıkmayıp çeşitli halklarla temaslarda bulunmayan bir halk, kendi içine kapanarak başka ülkelere “kendince” nefret duymaya başlar. Bu nedenle sadece yurtdışından gelen turist sayısı önemli değildir, bizim de yurtdışına kaç kişiyi turist olarak gönderdiğimiz de en az bir o kadar önemlidir…

Artık Neum’a geri dönebiliriz 😊 İlk sınırdan geçmenin verdiği rahatlama hissi ve Neum’un manzarası bizi kısa bir süre de olsa Neum’da durmaya zorluyor. Aslında Neum’dan yiyecek alışverişi yapıp Hırvatistan’a öyle geçmeyi planlıyorduk ancak Neum’daki fiyatların Bosna-Hersek standartlarından daha yüksek olduğunu ve Hırvatistan’dan çok da farklı olmadığını öğrendiğimizde bu planımızdan vazgeçtik. Böylece diğer sınıra yöneldik, çünkü Neum’da oyalanırsak sınırdan geçmeye çalışan sayısı kabaracaktı.

Bosna-Hersek’in denizle sınırı sadece 9 kilometre. Burada bulunan tek yerleşim yeri olan Neum ve karşısındaki Hırvat topraklarından görüntüler. Son fotoğrafta karşı tepeye dikkatli bir şekilde bakarsanız ufak Hırvat amblemini görebilirsiniz.

Şansımıza yine sıra yoktu 😊 Bosna-Hersek memuru pasaporta bakıp “geç” dedi, Hırvatistan memuru da yeni damgalarımızı  vurup bizi ülkeye aldı. Bu arada aracın sınır geçiş belgeleri hâlâ elimizdeydi ama o belgeleri kontrol eden kimse olmadı. Karşı şeritte ise bir kilometreden uzun araç konvoyunu görünce ne kadar şanslı olduğumuzu farkedip derin bir nefes aldık. Artık gezimize başlayabilirdik 😊

Neum Sınır Kapısı’nda özellikle yaz aylarında ciddi sıralar oluşabiliyor. Böyle bir sıraya yakalanmamak için sınırdan saçma saatlerde geçmeniz daha yerinde olacaktır 😊

 

Pelješac & Korčula

İlk hedefimiz Marko Polo’nun memleketi Korčula’ydı. Hırvatistan’ın en bilinen adalarından biri olan Korčula Adası’na ve adanın en büyük yerleşimi olan Korčula’ya ulaşmak için önce Dubrovnik yolundan Pelješac Yarımadası’na sapmamız gerekiyordu. Dubrovnik-Neretva Bölgesi’ne girdikten sonra karşı tarafta belirmeye başlayan uzun-ince Pelješac Yarımadası, Neum’u geçtikten sonra ana karaya iyice yaklaştı ve güzelliğini belli etmeye başladı. Haritada adaya benzeyen bu yarımada uzaktan bile yemyeşildi ve buradan bile insanı kendisine çekiyordu. Aslında bu yarımadaya yarım gün ayırmak haksızlıktı ama maalesef başka vaktimiz de yoktu.

Pelješac Yarımadası’na saptıktan hemen sonra dönüş yolunda uğrayacağımız Ston’un ilginç surları bizi selamladı ve yarımada 58 kilometre boyunca Orebić’e varana kadar bize çok keyifli bir yolculuk sundu. Ufak kasabaların bulunduğu bu yeşil yarımada, küçük ve güzel koylarıyla ama en çok da üzümü ve şarabıyla bilinen bir yer. Hızlı davranmamız gerektiği için Pelješac’ın üzümünü ve şarabını tatma şansımız bulunmadı ama şans bu ya, Dubrovnik’te bu şansa erişme fırsatını bulduk 😊

Pelješac’ın panoramik bir görüntüsü

Pelješac Yarımadası’ndan görüntüler

Bizi Korčula’ya ulaştıracak Orebić’e vardığımızda, buranın güzelliğine vurulduk ve Korčula dönüşü planımızı biraz değiştirerek Orebić’te de biraz vakit geçirmeye karar verdik.

Korčula Adası’na birçok yerden sefer bulunuyor. Ancak adada havalimanının bulunmaması nedeniyle sadece deniz yoluna bağlısınız. Günümüzde adanın en Doğu ucundaki Korčula ve Dominče limanlarına, en Batı ucundaki Vela Luka limanına Split, Dubrovnik, Hvar, Brač gibi önemli merkezlerden ulaşmak mümkün (Adanın ortasında Prigradica’da da liman var ama burası çok aktif kullanılmıyor). Adada birkaç gün harcamayı planlıyorsanız buradan Lastovo Ulusal Parkı’na da seferlerin de bulunduğunu belirtelim. Adaya ana karadaki en yakın yerleşim yeri ise Orebić. Buradan sadece 15 dakika süren kısa bir yolculukla adanın en büyük yerleşim yeri olan Korčula kasabasına ulaşmanız oldukça kolay. Dilerseniz Orebić’ten arabalı feribot seferleri de hareket ediyor. Biz Korčula kasabasında fazla vakit geçirmeyeceğimiz için aracımızı Orebić’e park edip ufak bir tekneye atladık ve muhteşem manzaralar eşliğinde Korčula’ya vardık 😊

Sağda Orebić, solda Korčula

Orebić-Korčula teknesinden Orebić’in görüntüsü

Korčula ve Venedikliler tarafından inşa edilen Eski Şehir’i. Korčula’nın tarihi Adriyatik kıyılarındaki çoğu yerleşime benziyor. Önce İliryalılar varmış, sonra Yunanlılar, Romalılar, Slavlar, Venedikliler, Avusturyalılar ve Yugoslavya tarihi ile günümüze gelinmiş.

 

İnternette ya da Instagram’da Hırvatistan’la ilgili görseller arasında gezinirseniz Korčula kasabası sıklıkla karşınıza çıkacak bir yer. Kasabanın Eski Şehir’i sıkça olan bu paylaşımları gerçekten de hakediyor. Ufak ama oldukça güzel olan bu Eski Şehir, birçok Hırvat yerleşimindeki Eski Şehirler gibi surlarla çevrili ve surların içinde insanı cezbeden birçok taş bina bulunuyor. Korčula limanına yanaştığımızda içinde bulunduğumuz tarihi doku ve cam gibi berrak sular, Korčula’yı daha da sevmemize neden oldu ve derhal burayı keşfetmeye, ara sokaklarında gezinmeye başladık.

Korčula’nın ufak ama güzel Eski Şehir’inden görüntüler

Hırvatistan’ın özellikle güney kısımlarında bu tarz görüntüleri sıkça gördük ve açıkçası şaşırdık “Bu tarz çamaşır asma hâlâ var mı” diye. Hırvatlara da bu huyu kesin İtalyanlar (Venedik dönemi) bulaştırmıştır diye tahmin ediyoruz 😊

Biraz önce de dediğimiz gibi Korčula, dünyanın en önemli seyyahlarından Marko Polo’nun doğum yeri. Seyyahın 1254 yılında doğduğu ev ise restore edilip ziyarete açılmış. Biz ilk olarak bu eve gittik ancak ciddi hayal kırıklığı yaşadık. Dışarıdan daha büyükmüş gibi görülen bu evin içi ufacıktı. O kadar ufaktı ki iki kişi sırt çantalarıyla bile zor hareket ettik. Artı içeride hiçbir şey yoktu ve giriş ücreti bu yer için aşırı derecede pahalıydı. Siz siz olun sakın ama sakın Marko Polo’nun evine girmeye çalışmayın, paranızı gerçekten de sokağa atarsınız. Korčula’da girmeniz gereken tek yer Eski Şehir’in en tepesinde bulunan meydandaki St. Mark Katedrali (Katedrala sv. Marka)’nin kulesi. Hem katedral hem de kule için yine ayrı giriş ücretleri ödeniyor ama biz Marko Polo’nun evinde yolunmaya maruz kaldığımız için katedrale girmedik, onun yerine sadece kulesine tırmandık. Bu kuleden manzara gerçekten de güzeldi ve tırmanmaya değer diye düşünüyoruz.

Ünlü seyyah Marko Polo, 1254 yılında Korčula’da doğmuş.

Genelde İpek Yolu güzergâhını takip eden Marko Polo’nun seyahati 1271 yılında başlamış. Babası ve amcası yanlarına Marko Polo’yu alarak Çin’e gitmişler. 1275 yılında Moğol Kağan’ının Shangdu’daki yazlık konutuna varmışlar ve Marko Polo, 17 yıl boyunca burada Kubilay Kağan’a hizmet etmiş. Bu süre zarfında kendisi Çin’in içinde ve dışında çok sayıdaki yere seyahat etmiş. 1295 yılında Venedik’e dönmüş ve yazıya döktüğü seyahatnamesi, Orta Çağ karanlığında bulunan Avrupa’da şok etkisi yaratmış, hatta bazı Avrupalılar bu seyahatnamenin “hayal ürünü” olduğunu düşünmüş…

Önde Gotik mimarideki 14.yüzyıl yapısı olan St. Peter (Sv. Petra) Kilisesi, sol arkada Marko Polo’nun evi. Lütfen bizim gibi Marko Polo’nun evine giriş için ücret ödemeyin, içeride hiçbir şey yok! Ayrıca Eski Şehir’in ana kapısının yakınlarında Marko Polo Müzesi diye ayrı bir yer var, ona da giriş ücreti ödemeyin! Bu iki yer de para tuzağı.

Eski Şehir’in zirvesinde bulunan, 15.yüzyılda Gotik-Rönesans mimaride inşa edilen St. Marko (Sv. Marka) Katedrali. Kilise ve çan kulesi için ayrı ücretler isteniyor. Kiliseye girip girmemek size kalmış ama çan kulesine mutlaka tırmanın!

St. Marko (Sv. Marka) Katedrali ve çan kulesi. Biz kiliseye girmedik ama camın arkasından bu fotoğrafı alabildik 😊

St. Marko (Sv. Marka) Katedrali’nin çan kulesinin zirvesinden Korčula ve karşıda Pelješac Yarımadası’nda bulunan Orebić’in manzarası.

Manzarayı da izledikten sonra bu ufak Eski Şehir’in ara sokaklarında, surların çevresinde dolaşmanız en fazla bir saatinizi alacaktır. Gezinmemiz bittikten sonra amacımız Eski Şehir’in yakınlarında bulunan ufak koylarda denize girmekti ancak buradaki deniz ve koylar bizi Orebić’teki kadar cezbetmedi. Böylece Orebić teknemizi beklemeye, bu süre zarfında bir kafeye oturup manzara eşliğinde birşeyler içmeye karar verdik. Size Hvar’ın çok pahalı olduğunu söylemiştik, Korčula ise astronomik derecede pahalı bir yermiş. Oturduğumuz kafeden menü istedik ve gelen menüyü açtığımızda rakamları önce yanlış gördüğümüzü sandık. Hırvatistan’ın birçok turistik beldesinde 15 Kuna (2 Euro) olan kahve burada 45 Kuna’ydı ve menüde gözümüze ilişen makarnanın tabağı ise 220 Kuna(30 Euro)’ydı!!! Tabii ki derhal o kafeden uzaklaştık ve surların dışındaki bir kafeye oturmaya karar verdik ama oradaki fiyatların da çok yüksek olduğunu gördükten sonra marketten içecek birşeyler alıp teknemizi beklemeye karar verdik.

Korčula Eski Şehri’nin sahil şeridi de ara sokakları kadar keyifli.

Korčula Eski Şehri’nin ana giriş kapısı

Anlayacağınız Korčula’yı sevdik ama sadece tepeden ve uzaktan 😊 Bizce Orebić, Korčula’dan daha keyifli bir yer. Tamam Orebić’te bir Eski Şehir yok ama denizi muhteşem, doğa ile daha iç içe ve fiyatlar Korčula’dan çok daha uygun. Bu nedenle Korčula kasabasının merkezinde kalmanızı önermeyiz ama Korčula Adası’nda başka güzel yerlerin ve koyların olduğunu birçok yerde okuduk.

Orebić, arkasında dağın yükseldiği, yeşilliklerin arasında bulunan ufak sevimli bir kasaba aslında. Denizi ise gerçekten de kristal rengindeydi. Kasaba merkezinde kumsal varmış gibi görünse de denizin zemini taşlarla hatta deniz kestaneleriyle doluydu ama su o kadar cezbediciydi ki sandaletlerimizi giyip suya atladık. Hırvatistan’da bazı bölgelerde kumsal eksikliği yaşandığını belirtelim. Bu nedenle ülkeye gelirken yanınızda deniz ayakkabısı getirmenizi de öneririz. Çünkü isteseniz de istemeseniz de bu berrak suların temizliği sizi mutlaka kendisine çekecek. Bu arada Pelješac Yarımadası’nda Orebić haricinde daha birçok güzel koyun ve yerleşim yerinin de bulunduğunu ilave edelim. Buralara ziyarete gelirseniz ve vaktiniz varsa Pelješac Yarımadası, en ince detaylarına kadar keşfedilmeyi hakeden bir alan.

Orebić, Adriyatik kıyılarında en keyif aldığımız yerlerden biri oldu.

Orebić’in güzelliğine takılıp fazla oyalanmıştık ve hemen yola çıkmamız gerekiyordu. Çünkü Dubrovnik’e varmadan önce sırada Ston ve Trsteno vardı. Yolumuzun üstündeki ilk yer ilginç Ston kasabasıydı. Pelješac Yarımadası’nın girişinde bulunan Ston’u ilginç kılan şey ise dev boyutlardaki surları. 7 kilometre uzunluğundaki bu surların inşası 1333 yılında tamamlanmış ve inşa edilmesindeki amaç Pelješac’ı korumakmış. Günümüzde Ston’un surları, dünyanın en büyük 8. duvarı olarak biliniyor. Çin Seddi ya da İskoçya’daki Hadrian Duvarı için dev surlar görmeyi hayal edebiliyorsunuz ama ufacık Ston’da bu kadar büyük bir surun varlığı insanı şaşırtıyor. Ama surun kurulduğu yıllarda Ston günümüzdekinden daha büyük bir yerleşim yeriymiş, hatta Dubrovnik’ten sonra bölgenin en önemli ikinci yerleşimiymiş. Modern Ston ise surların yanında “hap” kadar kalıyor. Ziyaretçiler buraya Ston’un huzurlu ortamında konaklamaya, deniz mahsülleri yemeye ya da surlara tırmanıp manzarayı izlemeye geliyorlar. Zamanımız iyice kısıtlandığından surlara tırmanmaya vaktimiz kesinlikle yetmeyecekti, bu nedenle Ston surlarına tırmanmak, yapamadığımız için içimizde kalan aktivitelerden biri olarak kaldı.

Ston’dan görüntüler. Ston’un 1333 yılında tamamlanan 7 kilometre uzunluğundaki surları, günümüzde dünyanın en büyük 8. duvarı olarak biliniyor. Neredeyse tamamında gezilebilen bu surların üst kısımlarında harika bir manzara olduğunu birkaç kaynaktan okuduk. Ancak bu keyifli etkinliği yapabilecek zamanımız yoktu 🙁

Trsteno

Son ziyaret edeceğimiz yer Trsteno’ydu. Trsteno’yu seçmemizdeki tek neden Game of Thrones (Taht Oyunları) dizisinin birçok sahnesinin burada bulunan Arboretum’da çekilmiş olmasıydı ve onun haricinde Trsteno hakkında hiçbir şey bilmiyorduk. Anayolun kenarında, merkezde bir kilise bulduk ve önündeki boş alana park ettikten sonra Arboretum’a doğru yürümeye başladık. Ancak burada üç tane tabela vardı: Birinde “Arboretum”, diğerinde “Beach”, öbüründe “Plain Trees” (Çınar ağaçları) yazıyordu. Neden çınar ağacı için ayrı bir tabela konur diye düşündük ama konulmasının bir nedeni vardır diyerek yönümüzü önce bu çınar ağaçlarına çevirdik.

Trsteno ve karşıda Lopud Adası’nın manzarası

Gördüğümüz manzara ise büyüleyiciydi! Hayatımızda gördüğümüz en büyük iki ağaçla karşı karşıya kalmıştık! Bu ikiz çınar ağacı, 50-60 metre yüksekliğiyle dev bir alanı kapatıyordu ve yan dalları devrilmesinler diye kolonlarla desteklenmişti. Halbuki bu ağaçlar Trsteno’nun sembolüymüş ve 15.yüzyılda İstanbul’dan getirilmişler. Yerlerini o kadar çok sevmişler ki coştukça coşmuşlar ve günümüzdeki dev boyutlara ulaşmışlar. Bu ağaçlara bir şekilde sevgimizi göstermemiz gerekiyordu, biz de 5 metre çapındaki bu dev gövdelere sarılarak ağaçlara olan sevgimizi ilettik 😊

Bizi çok etkileyen bu kadim çınar ağaçlarına veda ettikten sonra Arboretum’a doğru yokuş aşağı inmeye başladık. O zamana kadar “Arboretum” kelimesini “Botanık Bahçesi” ile karıştırıyorduk ama arada farklar varmış. Botanik bahçelerinde, birçok farklı ülkeden birçok bitki türü getirilir, böylece bu bitki türleri korunur, üretilir ve ıslah edilirmiş. Botanik bahçeleri ayrıca dinlenme ve mesire yeri olarak da işlev görürmüş. Arboretumlar ise yaşı ve orijini belli olan, belirli bir amaç için bir araya getirilmiş, gözlem altında tutulan bitki topluluklarıymış. Arboretumlar, botanik bahçeleri içinde ayrı bir bölüm olarak düzenlenebileceği gibi, kendi başlarına bir koleksiyon da oluşturabilirlermiş.

Trsteno Arboretumu’ndan görüntüler

Trsteno Arboretum’unun kuruluşu ise 15.yüzyılda gerçekleşmiş. Burada yaşayan soylu bir aileye ait olan alan, özel bir şekilde düzenlenmiş ve sonradan bu alan halka açılmış. Biz bu arada Game of Thrones’ta Lady Olenna Tyrell’ın bahçesini görmeye odaklanmıştık ama karşımıza harika bir yer çıktıği için diziyi miziyi unuttuk ve 25 dönümlük bu dev alanda gezinmeye başladık 😊 Arboretum alanının içinde yüzlerce bitki türü, harika bir şekilde düzenlenmişti. Aralarda değirmenler, su kemerleri hatta deniz tanrısı Neptün (Poseidon)’ün bulunduğu harika bir çeşme bile bulunuyordu! Çeşmede bulunan kırmızı balıklar ise deniz tanrısıyla, suyla ve yemyeşil doğayla harika bir bütünlük oluşturuyordu. Bu büyüleyici ortamın huzurlu ortamını ve güzel kırmızı balıkları terketmek gerçekten zordu.

Deniz tanrısı Neptün’ün bulunduğu çeşme, önündeki kırmızı balıklarla ve çevresindeki doğa ile harika bir bütünlük oluşturuyordu.

Arboretum’un son sınırına geldiğimizde harika bir yazlık konutla karşılaştık ve yazlıktan deniz yönüne baktığımızda “Bam!”, Tyrell’ların dizideki meşhur çardağı oradaydı! 😊 Çardak, beklediğimizden çok daha güzel bir konumdaydı. Önünde Adriyatik Denizi ile Elafiti Adaları’nın manzarası, arkasında Gotik-Rönesans mimaride bir yazlık ve çevresinde yemyeşil bir doğa ile sarılmıştı.  Büyüleyici bir yerdi burası ve Game of Thrones ekibinin gerçekten de çok güzel bir ortamda çekim yaptığına şahit olmuş olduk.

Game of Thrones bilgisi: Tyrell’ların bu çardağı Game of Thrones dizisinin 3. Sezonu’ndan itibaren sıklıkla karşımıza çıkan bir mekan. Sansa Stark, Margaery Tyrell, Tyrion Lannister, Lord Varys gibi birçok önemli dizi karakterinin bu alanda sahneleri bulunuyor.

Game of Thrones hayranları Lady Olenna Tyrell’ın çardağını hemen tanıyacaktır.

İşte o çardak burası 😊

Çardağın arkasında bulunan tarihi yazlık villa

Trsteno’daki son durağımız tabelada gösterilen “Beach”ti. Yüzlerce metrelik dik bir yokuş indikten sonra çok huzurlu bir başka ortama daha ulaştık. Beach denilen bu yerde kumsal yoktu, kayaların üstü beton bloklarla düzleştirilmiş ve basamaklar oluşturulmuştu. İnsanlar bu beton bloklara yerleştirilen merdivenlerle suya iniyorlardı ama su yine tertemizdi ve kristal rengindeydi. Dayanamayıp yine denize girdik. Bu kadar kayalık bir yerde denizden bu kadar keyif alacağımız asla aklımıza gelmezdi. Su sıcaklığı, suyun temizliği ve rengi, ortam, manzara herşey olağanüstüydü. Amacımız güneşi denizdeyken batırmaktı ama sonra çıkan anlamsız bir dalga silsilesi bizi karaya çıkmaya zorladı. Biz de güneşi karadan uğurlayıp aracımızı park ettiğimiz yere doğru yola koyulduk. Trsteno bizi o kadar büyülemişti ki indiğimiz yüzlerce metrelik yokuşun bir de çıkışı olabileceğini hiç düşünmemiştik 😊 Ama Trsteno, bizi Hırvatistan’da en çok etkileyen yerlerden biri oldu, bunu çok net bir şekilde söyleyebiliriz.

Trsteno Beach’in yukarıdan görüntüsü

Trsteno Beach’ten güneşi uğurlarken

Artık Dubrovnik’e varmak üzere hazırdık ancak Airbnb’den kiraladığımız dairenin ev sahibinin telefonu kapalıydı! Halbuki önceki günlerde haberleşip teyitlerimizi yapmıştık yani bizim geleceğimizi bilmemesi imkansızdı. Dubrovnik’e giriş yaptığımızda ise Trsteno’nun verdiği huzur yavaş yavaş silinmeye, yerini endişe kaplamaya başladı çünkü ev sahibinin telefonu hâlâ açılmamıştı. Biz de Airbnb’nın bize gönderdiği ev konumunu takip etmeye karar verdik.

Önceki araştırmalarımızda Dubrovnik’in yollarının çok dar ve yokuşlu olduğunu, şehirde araç park yeri konusunda ciddi sıkıntılar bulunduğunu okumuştuk. Kiraladığımız dairenin bulunduğu caddenin google.maps’ten sokak görünümüne baktığımızda bu sıkıntıların çok doğru olduğuna, Dubrovnik’e vardıktan sonraki sabah aracı teslim etmemiz gerektiğine karar vermiştik. Ama bize sadece o gece için araç park yeri gerekiyordu ve ev sahibi yerimizin hazır olacağını söylemişti.

Evin bulunduğu caddeye girdiğimizde gerçekten de berbat bir trafikle karşı karşıya kaldık. İzmir’deki Halilrıfatpaşa Caddesi’nden bozma olan bu cadde bir buçuk şeritliydi. İki tarafta araçlar park etmişti ve trafik çift yön akıyordu! Dolayısıyla bir şerit ilerlerken diğer şerit onu beklemek hatta geri geri gitmek zorunda kalıyordu. Bu durum da ciddi karmaşaya neden oluyordu. Tüm boş park yerleri ise bölge sakinleri ve oteller tarafından parsellenmişti. O an ani bir kararla birinin zincirlemiş olduğu park yerinin önüne aracı bıraktık çünkü ilerisi çok fenaydı ve ev sahibi hâlâ ortalıkta değildi.

Kalacağımız evin haritadaki konumuna geldiğimizde balkonda oturan bir adamla karşılaştık. “Zrinka’yı arıyoruz” dediğimizde adam heyecanla ayağa kalktı ve “En nihayetinde!” dedi. Çünkü karşılaştığımız kişi Zrinka’nın eşiymiş 😊 Zrinka hemen dışarı çıktı ve hikayelerini anlatmaya başladılar: Öğlen yüzmeye Trsteno’ya gitmişler, yüzerlerken ortaya çıkan ani bir dalga plaj çantalarını alıp denize atmış ve çantanın içinde tüm ailenin cep telefonları ve arabanın anahtarı bulunuyormuş. Tabii ki de hepsi bozulmuş. Bize ulaşamadıkları için acilen bir yere gidip cep telefonu almışlar, telefonu anca kurup açabilmiş ve tam bizi arayacaklarken biz karşılarına çıkmışız 😊 İşin daha da trajikomik olan kısmı biz Trsteno’da yüzerken onlar da yan koyumuzdalarmış ve ani bir dalga silsilesi çıktığı için denizden çıkmak zorunda kaldık demiştik ya, işte plaj çantalarını o dalga silsilesi yutmuş 😊 Neyse biraz rahatlamıştık ama hâlâ arabayı koyabileceğimiz bir yere ihtiyacımız vardı. Aile bizim yerimizi ayarlamıştı ancak trafik konusunda bize rehber olmaları gerekiyordu. Resmen kavga-dövüş yerimize yerleştik. Önce arabanın yanına gittiğimizde yaşlı bir teyze bize bağırmaya başladı neden kendi park yerlerinin önüne aracımızı park ettik diye, ev sahibimiz bir posta onla kavga etti. Sonra trafik kilitlendi, geri geri gitmem gerekti ama etraf çok sıkışık olduğundan manevra yapma şansımız çok kısıtlıydı. Başka bir posta orda da kavgaya tutuştuk derken zar zor yerimize yerleştik ama ömrümüzün yarısı oracıkta gitti 😊 Bu arada ülkenin güneyindeki Hırvatlar, gayet bizim gibiler. Tez sinirleniyorlar, bağırıp çağırmaya, korna çalmaya başlıyorlar. Split ve güneyinde bulunan Hırvat halkı da gayet Akdeniz karakterinde anlayacağınız 😊

Tüm sinirlerimiz çekilmişti ve Trsteno’da içimizi dolduran huzur tamamen kaybolmuştu. Ev sahibimiz kendini affettirmek ve bizi rahatlatmak için bize güzel bir jest yaptı: Odamıza Pelješac üzümü ve şarabı getirdiler 😊 Böylece Pelješac’ta deneyimleyemediğimiz birşeyi de daha tamamlamış olduk 😊

Böylece Dubrovnik maceramız kaos ile başladı, neyse ki sonrası güzel geçti. Artık Dubrovnik hakkında yazmaya başlayabiliriz 😊

Yazımızın devamı olan “Dubrorvnik Hakkında Bilgiler” için buraya tıklayınız…

3079total visits,19visits today

Bir Cevap Yazın