İstanbul Blog 1: Özeleştiri

Instagram:  gezenpati_, Facebook: @GezenPatii  

İstanbul Blog 1: Özeleştiri

İstanbul’la ilgili bir yazı yazmalı mıyım yazmamalı mıyım çok arada kaldım. Çünkü ne yazarsam yazayım, bu şehir ile ilgili anlattıklarım hep eksik kalacak. Ancak iki yıl burada yaşamış olmam sebebiyle içimdeki dürtü “Eksik de olsa yaz” dedi bana ve ben de bu yazıyı oluşturmaya karar verdim.

2018 yılında dünyada 195 tane ülke bulunuyor. Tek başına İstanbul’un nüfusu, bu ülkelerin dörtte üçünden daha fazla. Resmi rakamlar, İstanbul nüfusunun 16 milyondan biraz daha fazla olduğunu iddia etse de, ülke yöneticileri dahil hiçkimse bu devasa şehrin gerçek nüfusunu bilmiyor. Herkes bir tahminde bulunuyor, kimisi 17 milyon, kimisi 20 milyon diyor, kimisi de 20 milyonu çoktan geçtiğini iddia ediyor.

 İstanbul’un uçaktan görüntüsü. Bu kare içinde şehir nüfusunun yarısından fazlası yaşıyor.

Çok sevdiğim Belçikalı arkadaşlarımın ilk İstanbul deneyimini anımsadıkça gülümserim. Otobüsle İstanbul’a giriş yapmışlar ve inecekleri yere yaklaştıklarını düşünerek otobüsün çıkış kapısına yaklaşmışlar. Ancak aradan oldukça uzun bir süre geçmesine rağmen otobüs durmamış ve onların da beklemekten ayakları ağrımaya başlamış. En sonunda endişelenip çevredekilere yanlış otobüste olup olmadıklarını sormaya başlamışlar. Kendilerine hâlâ İstanbul’da olduklarını, bir yanlışlık olmadığını söylediklerinde anlam verememişler. Çünkü onlara göre bir şehir bu kadar büyük olamazmış. “Gidiyoruz, gidiyoruz hâlâ İstanbul’dayız. Daha da gidiyoruz, hâlâ İstanbul’dayız. Artık çıldıracaktık” dediler 😊

İstanbul’un sınırlarına baktığımızda yapılaşmanın il sınırları dışına taştığını, yapıların İzmit’ten Silivri’ye kadar kesintisiz devam ettiğini görüyoruz, ki bu mesafe karayoluyla 180 kilometre. 180 kilometre yol kattettiğinizde Belçikalı arkadaşlarımın ülkesinin neredeyse bir ucundan öbür ucuna gitmiş oluyorsunuz. Dolayısıyla Belçikalı arkadaşlarımın, İstanbul’un büyüklüğü karşısında dehşete düşmesi oldukça normal 😊

Yine de çok havalanmamak lazım çünkü dünya üzerinde İstanbul’dan büyük on dört şehir daha bulunuyor ama bunların neredeyse hiçbiri, İstanbul’un tarihsel ve kültürel birikimiyle yarışamaz. Ancak bir de madalyonun öbür yüzüne bakmak lazım:

Dünyanın en eski şehirlerinden biri olan İstanbul, 8000 yaşından daha büyük. Şehir sayısız halk ve devlet tarafından yönetilmiş, her gelen şehre birşeyler katmış. Biz ise 565 yıldır İstanbul’un tarihinde yer alıyoruz yani şehrin ömrünün sadece %7’sinde etkili olmuşuz. Geriye kalan %93’ten ise geriye orantısal olarak baktığımızda ya çok az şey kalmış ya da hiç birşey kalmamış. Tabii ki doğanın yıpratma payı, depremler, yangınlar da bir şehrin değerlerini eskiten ya da yok eden etkenler ama ben insan eliyle yok edilmesinden bahsediyorum.

Aslında İstanbul’da göründüğünün ötesinde çok daha fazla şey var ama bunların büyük bir kısmına ulaşamadığımızı düşünüyorum. En basitinden Tarihi Yarımada’yı çevreleyen şehir surları, atıl vaziyette, durduğu yerde çürümeye terkedilmiş durumda.

Halbuki bu tarihi değerler iyi korunsa çok daha göz kamaştıran bir şehre sahip oluruz. Şehir, aslında o kadar güzel ki, içine o kadar edilmesine rağmen insanı büyülemeye devam ediyor. Ama şehirdeki deformasyon; aşırı nüfus artışı, plansız yapılaşma ve rant yüzünden daha da artıyor. Koca şehirden elimizde kala kala boğaz manzarası kaldı. Şehirdeki muhteşem yapılar ise, bu çarpık yapılaşmanın arasında boğuluyor. Koru içinde siteler, boğaz manzaralı rezidanslar, orman arazisinde AVM’ler derken rant adına yapılan bu yeni binaların satışında bol sıfırlı rakamlar kullanılıyor ama bu yeni binalardaki sıfır sayısı arttıkça, şehrin genel değerinden sürekli sıfır eksiliyor.

İnşa edilen bu binalar güzel değil, önce bunu idrak etmemiz lazım.

Bu nedenle bana göre İstanbul, hem Türkiye’nin en güzel hem de en çirkin şehri. Her yer alabildiğine insanla ve çirkin yapılarla dolu. Bir şehir ise büyüklüğüyle değil, kültürüyle ve sanatıyla övünmelidir. İstanbul-Kocaeli hattı, ülke nüfusunun çeyreğini, ülke ekonomisinin ise yarısını barındırıyor. 784 bin kilometrekarelik koca ülkenin kaderi, sadece 2000 kilometrekarelik bir alana teslim ediliyor. Bu çok ama çok tehlikeli bir durum. Genel bir savaş halinde ya da büyük bir depremin varlığında, bu iki bin kilometrekareye herhangi bir şekilde zarar geldiğinde bütün ülkenin felç olacağı göz önünde bulundurulmuyor bile. Halbuki yatırımlar ülkenin her yerine eşit bir şekilde paylaşılmalı. Sohbet ettiğim bir İtalyana, İtalya’daki şehirlerin büyüklüğünü sorduğumda en büyük şehirlerinin Roma olduğunu ve nüfusunun üç milyona yakın olduğunu söylemişti. 60 milyon insanın yaşadığı İtalya’da neden büyük bir şehir bulunmadığını sorduğumda, tüm yatırımın tek bir coğrafyaya yapılmasının ülke için tehlike yaratacağını, bu nedenle şehirlerin çok büyümesine müsaade edilmediğinden bahsetmişti. Sonradan araştırdığımda İtalya’da bir milyondan fazla nüfusa sahip sadece iki tane şehir olduğunu öğrenerek şaşırdım (Roma ve Napoli). Düşünün, 60 milyonun yaşadığı bir ülkede başkent Roma’nın bile nüfusu bizim Ankara’nın nüfusunun yarısı kadar! Aynı durum bizim için de geçerli olmalı. Devlet, Anadolu’ya yatırım yapsa ve ters göçü teşvik etse, hem insanlar memleketlerinde daha huzurlu bir şekilde yaşarlar hem de tüm ülkenin belkemiği ufacık bir alana sığdırılmaz.

İtalya örneğine geri dönelim. İtalya haritasına genel olarak bile baktığımda bir sürü turistik şehir görüyorum: Milano, Cenova, Verona, Venedik, Modena, Pisa, Bolonya, Floransa, Turin, Napoli, Palermo… ve niceleri. Bütün bu şehirler ülke coğrafyasının tamamına neredeyse homojen bir şekilde dağılmış. Hepsi birbirinden güzel, hepsi birbirinden karakteristik şehirler. Diğer yandan Türkiye’ye bakıyorum. Bize gelen yabancı turistlerin çoğu İstanbul, Antalya ve Muğla’ya geliyor. Halbuki ülkemizde çok daha fazla turistik potansiyele sahip yerler var. Ben de Mardin, Amasya, Konya sokaklarında bir sürü turist görmek isterim. Ama kendi potansiyelimizi öyle kötü değerlendiriyoruz ki dünyaca popüler yerlerimiz sadece ufak bir coğrafyada sınırlı kalıyor. Hatta Türkiye-Rusya uçak krizi öncesinde, Rusya’da o kadar çok Antalya reklamı yapılıyordu ki bazı Ruslar, Antalya’yı ayrı bir ülke zannetmeye başladılar 😊 Bu trajikomik durum, aslında kendi ayıbımızın bir parçası.

Aslında bu ayıp çok geniş kapsamlı bir durumu ifade ediyor. Dünyaca ünlü turistik yerlerimiz bile hunharca katlediliyor. Kısa dönemli kâr planları, turistlerin uzun vadede kaçmasına neden olacak şekilde yapılıyor. Güzelim ormanlar yakılıp, “Orman vasfını yitirmiş araziler” otellere, lüks olarak tabir edilen konutlara peşkeş çekiliyor. Sahillerin dibine kadar binalar yapılıp “Denize sıfır” reklamları yapılıyor. İki tane turist gören esnaf, hemen fiyatlarını normalinin dört-beş katına çıkartıyor.

Bana göre daha da vahimi yapılaşma şekli. Plansız, altyapısız yapılaşmadan bahsetmeyeceğim, onlar zaten var. Kendimizi dünyanın en eski halklarından biri olarak görüyoruz. Avrupalıların Taş devri’ni yaşadığı yüzyıllarda biz çoktan medeniyetle tanışmıştık ve ciddi ilerlemeler göstermiştik. Tarihimiz boyunca birçok halkla, kültürle kaynaştık/karşılaştık ve işin komik tarafı bize ait bir mimari tarz yok! Medeniyetle bizden yüzyıllar sonra tanışan İtalyanların binalarına baktığımızda ağzımız açık izlerken, kendi binalarımıza baktığımızda çirkin, sanatsal değeri sıfırın altında, beton küpler görüyoruz. Neredeyse bütün şehirlerimiz, ilçelerimiz, köylerimiz çirkin binalarla dolu. Birçoğumuz da bu tarz binaların içinde yaşıyoruz. Sadece Bodrum, Safranbolu gibi az sayıdaki yerin kendine ait bir mimari tarzı var ama onlar da rant baskısının altında ezilmek üzereler. Bu kadar kadim bir halkın yerleşimlerindeki binalar nasıl bu kadar çirkin olabilir bunu hâlâ anlamıyorum, anlamayacağım da. Macaristan’ın başkenti Budapeşte’yi görmüş olanlar dediğimi çok iyi anlayacaktır. Budapeşte şehir merkezini sokak sokak gezdim ve hiçbir yerde çirkin beton apartmanlar görmedim. Sanki şehir açık hava müzesi gibiydi ve her binanın ayrı bir karakteri vardı. Biz de bunu yapabilecek potansiyele sahibiz. Hatta çok daha güzellerini yapabilecek bir potansiyelimiz var ama bunu kullanmıyoruz. Benim de kızdığım nokta bu. Geçmişle övünmek kolaydır ama geçip bitmiş şeyle övünmeye devam etmek bir ayıptır. Geçmişteki birikimini günümüze taşımış olan halklar bu övünmeyi hak eder.

İstanbul yazımdan çıkmış gibi görünsem de aslında konumuzun hâlâ tam ortasındayım. Hatta İstanbul, tüm ülke genelinde bu “şehirsel yozlaşmanın” en üst seviyede yaşandığı şehir. Kendimizi eleştirmezsek hiçbir zaman ileri gidemeyiz. Eleştirmeliyiz, eleştirebilmeliyiz aksi hâlde daha kötüye, daha karanlığa gömülürüz…

İstanbul’da günümüzde toplam 39 tane ilçe var. Bir yabancı turist geldiğinde ise bunların sadece beş-altı tanesini görmeye geliyor. Geri kalanların neredeyse tamamı çirkin ve düzensiz apartmanlarla dolu. Hatta turistlerin geldiği ilçeler en çirkin, en hastalıklı yapılaşmanın yapıldığı yerler. Ama şehir öylesine güzel ki insanları yine de kendisine çekiyor. 2015 yılına kadar İstanbul, dünyanın en çok ziyaret edilen beşinci şehriydi. Yanlış politikalar yüzünden turistlerin önemli bir kısmını kaçırdık ve şu anda İstanbul, ilk onda bile değil! Halbuki potansiyel tam olarak kullanılsa, kolaylıkla dünyada ilk sıraya oturabilecek bir şehir, hem de açık ara farkla!

 

Bir şehrin daha güzel, daha yaşanılabilir, daha cazip olabilmesi için şu hataların yapılmaması lazım:

  • Öncelikle şehre göç durdurulmalı, ters göç teşvik edilmeli. Dünyanın en büyük şehirlerinden biri olmak övünülecek birşey değildir.
  • Mimari bir tarz bulunmalı. Hatta bu mimari tarz semt semt değişmeli.
  • Deniz kenarları rahatlatılmalı. Yollar ve binalar, sahilin çok ilerisinde başlamalı. Artık hepsi dolgu olduğu için bu oluşumlar daha içeri taşınmalı.
  • Deniz doldurulmamalı, aksine orijinal deniz kıyısına sınırlarına geri dönülmeli. Doğadan birşey alırsanız, o sizden eninde sonunda onu geri alır. 99 depremini yaşayanlar dediğimi daha iyi anlayacaktır.
  • Deniz kenarlarına yakın yerleşimlerde sadece ama sadece küçük katlı yapılar bulunmalı. Hem havanın iç kesimlere daha iyi akabilmesi için, hem estetik için hem de depremde onbinlerce insanın ölmemesi için. Kaderci bir yaklaşımla “İnşallah büyük deprem” olmaz demeyin, o deprem eninde sonunda olacak.
  • Büyük AVM’ler şehir merkezlerinde bulunmaz. Merkezlerin dışına atılmalıdırlar.
  • Sanayi bölgeleri de şehrin dışında olmalıdır. Şehir büyüse bile yine şehir dışında kalacak şekilde organize edilirler.
  • Binaların belli bir yüksekliği olmalıdır. Beş katlı bir apartmanın yanında otuz katlı bir apartmanın görüntüsü şehri sadece çirkinleştirir. O bölgedeki bütün binalar eşit yükseklikte, benzer renklerde olmalıdır. Kimse kafasına göre apartmana renk verememeli. Belli bir renk kartelası oluşturulmalı, bina renkleri bunların dışına çıkamamalı. Bu nedenle yerleşim yerlerimizin görüntüsü gecekondu mahallelerine benziyor.
  • Yeni yapılan yerleşimler, şehir merkezinin çevresine yığılmamalı. Gelişmiş ülkelere baktığımızda şehir merkezlerinin çevresinde banliyö alanları bulunur. Hatta daha da güzelini İskandinavlar yapmışlar. İsveç’in başkenti Stockholm’un şehirsel planlamasında “ışınsal tarzda” yerleşim planlamışlar. Böylece şehrin ortasında bile geniş yeşil alanlara kavuşabiliyorsunuz (Stockholm şehir planlaması yazımızı okumak için buraya tıklayınız).
  • Türkiye’nin birçok şehri eskidir. Bu nedenle şehir merkezlerinde ve yakın çevrelerinde önemli tarihi dokular bulunur. Bunların çevresi ferahlatılmalı, yeni tarihi dokular da açığa çıkarılmalıdır.
  • Amerikan şehirlerine baktığımızda çoğunun merkezinde gökdelenler bulunur. Çünkü bu şehirler yenidir ve önemli tarihi bir geçmişleri yoktur. Eğer şehirleriniz yeni değilse, yerleşim alanı açmak için Dubai ya da Las Vegas’taki gibi mücadele etmeniz gerekmiyorsa (Çünkü çölden toprak kazanmak gerçekten zor bir iştir), şehir merkezlerinde gökdelenlerin varlığı modernizm değil, ilkelliktir.
  • Modern hayata uyum sağlamak için iş merkezlerinin kurulması ve gökdelenlerin inşa edilmesi gerekebilir. Bu konuda Paris’i örnek göstereceğim. Paris şehir merkezinde bir tane bile gökdelen bulunmaz ve tarihi doku özenle korunur. Fransızlar bu amaçla La Défense semtini kurmuşlar ve tüm gökdelenleri bu bölgede toplamışlar. Böylece şehir merkezinin silüetine ve tarihi dokusuna zarar verilmemiş.
  • İstanbul için konuşuyorum. Şehir artık doğu-batı yönünde doldu, güneyde de deniz olduğundan şehrin genişleyebileceği tek bir yön var: Kuzey. Şehrin kuzeyi yoğun orman arazilerine ev sahipliği yapıyor ve bu bölgede yapılabilecek en küçük bir plansız yapılaşma bile artık katliamla sonuçlanıyor. Ters göçü teşvik edip, şehir nüfusunu dengeye kavuşturduğunuzda ve İsveç’teki modeli benimsediğinizde şehrin kuzeye doğru yayılmasında herhangi bir mahsur bulunmuyor. Ama kendi olmayan tarzımızla sadece doğayı, dolayısıyla kendimizi katlediyoruz.
  • Şehirler çok daha geniş alanlara yayılmalı. Toprak sıkıntımız yok ne de olsa. Finlandiya’dan bahsederken 1.1 milyon nüfusa sahip Helsinki metropoliten alanının, İstanbul’un yarısı kadar bir alana yayıldığından bahsetmiştim (Finlandiya’da Doğa ve Ormancılık başlığını okumanızı tavsiye ederim). İskandinavların da şehirlerinin çevresi gür ormanlar barındırıyor ama hiçbirinin dokusu bozulmadan şehirleri büyüyor. Bırakın şehir Edirne’yle Ankara’yla birleşsin. Planlı yapılandıktan sonra bunun hiçbir mahsuru yok. Ama bu yeni açılacak alanların merkezlere ulaşımı çok etkili bir şekilde sağlanmalı. Bunu söylerken kesinlikle karayolundan bahsetmiyorum. Bir tane karayolu bağlantısı yapacağınıza, aynı maliyete beş tane hızlı tren bağlantısı yaparsınız ve uzak olan yerleşimleri birbirine yaklaştırırsınız.
  • Birçok önemli şehre baktığınızda hepsinin merkezinde “Eski Şehir” bölgesi bulunur. Bu bölgeler büyük oranda yerleşimden arındırılmıştır. Ufacık Tallinn ve Riga da bile “Eski Şehir” bölgesi bulunur ve bu şehirler bile korunan bu tarihi alanları sayesinde kendilerine bir sürü turist çeker. İstanbul gibi muhteşem bir geçmişi olan bir şehirde “Eski Şehir” olarak kullanılabilecek bir sürü alan bulunur. Bunların en önemlileri ise Tarihi Yarımada (Fatih) ve Beyoğlu’dur. Sırf bu alanlar bile yerleşimden temizlense ve tamamen tarihi dokuya yoğunlaşılsa muhteşem bir turistik alana sahip oluruz.
  • Rant durmalıdır. Şehirlerimizi güya daha güvenli kılmak için yapılan “Kentsel dönüşüm” uygulamasıyla binalar ufalacağına, daha da yükselmektedirler. Nasıl 2+2 dörtse, istenildiği kadar bina iyi yapılsın, deprem bölgesinde olduğumuz için o yüksek binalar eninde sonunda zarar görecektir.
  • Bu dediğime birçok kişi kızacaktır. Ama işlerine gelmediği için kızacaklardır. Bizim ülkede dürüst bir şekilde emeğinle para kazanmak, para biriktirmek oldukça zordur. Rant ise zenginliğe ulaşmanın en kestirme yoludur. “Kentsel dönüşüm”le yüz tane konutun olduğu yere yirmi tane ev yerleştirmek parasal açıdan mantıklı değildir. İnşaat sektöründe çalışanlar, yıktıkları yerlerde ya da yerleşime açılan arazilerde maksimum kârı elde etmek isterken, deprem riskini ya da doğanın varlığını düşünmezler. Biz milyon dolarları rüyalarımızda göremezken, bu sektörde çalışanlar bir site inşaatında birkaç milyonu cebe atmaktadırlar. Devlet, bu yozlaşmış mekanizmadan pay almak yerine önüne geçmelidir. Bu sektörde çalışanların da bizim gibi emeğiyle çalışanlarla aynı parayı kazanmaları sağlanmalı, yeni yapılan inşaatlarda kâr marjları düşürülmelidir. Eğer kentsel olarak dönüşecek alandan kazanılan para, kâr değil zarar getiriyorsa, bu kişilere şehrin PLANLI bir şekilde büyüyecek alanından bir arazi verilmelidir, böylece bu sektörde çalışanların da mağduriyeti önlenmelidir. Ama şehirleşme politikalarından asla taviz verilmeden bu uygulamalar gerçekleştirilmelidir.
  • Şehirler planlı bir şekilde daha geniş bir alana yayıldığında, hem insanlar daha insanca yaşar, hem şehrin büyümesi doğal yollarla baskılanmış olur, hem de doğa korunur. Doğa korunduğunda ekolojik denge bozulmaz, şehirlerimizin çevresindeki sulak araziler ve tarımsal alanlar hunharca katledilmek zorunda kalınmaz. Sonra iklim bozulunca, yağmur yağmayınca yine kaderci yaklaşımla “yağmur duası”na çıkmak zorunda kalırsınız. Hem doğayı katlet hem de doğa sana hâlâ bolca yağmur, yeşillik versin. Böyle birşey yok, bunun için boşuna dua etmeyin.

 

Bütün bu olumsuzluklara rağmen İstanbul yine de güzel bir şehir. Ama yaşanmayacak, yaşanmaması gereken bir şehir. Zaten son yıllarda yüzbinlerce İstanbullu İstanbul’dan kaçmaya ve Türkiye’nin daha sakin yerlerine yerleşmeye başladılar. Gerçekten de tahammülü zor bir şehir. Benim gibi her gün Kartal-Bakırköy mesafesini hatta daha da fazlasını katetmek zorunda kalanların sayısı hiç de az değil. Ömrünüz yollarda geçiyor, köstebek gibi bir metrodan öbürüne koşuyorsunuz. İnsan kalabalığı nehirden aceleyle akan su molekülleri gibi. Siz de bu keşmekeşe girdiğinizde ortama hemen adapte olamasanız da kalabalıkla birlikte hareket etmek zorunda kalıyorsunuz. Ağır davranırsanız ya da durursanız, insanlar size çarpıp geçeceklerdir. Çünkü İstanbul’da zamanınızın önemli bir kısmı yollarda geçtiğinden, kalan vakit kıymetlidir ve kimsenin bu kıymetli zamandan çalmaya hakkı yoktur. Bir saniye bile duraklamanız başkasını çileden çıkarabilir. İzmir’de doğup büyüdüğüm için İstanbul’daki rutine alışmakta başta biraz zorlandım. Çünkü İzmir fazla acele gerektiren bir şehir değildir ve insanların bireysel alanları önemlidir. İzmir’de otobüste ya da metroda yanlışlıkla bacağınız yandakine değerse insanlar sinirlenir hatta bu konuda kavga bile çıkar bacaklarını topla diye. Ama İstanbul’da bireysel alan diye birşey yoktur. Çok küçük alanlarda çok kalabalık bir şekilde seyahat etmeniz gerektiğinden, soldaki teyzenin, sağdaki adamın bacakları size yapışıktır. Hatta öndeki gencin çantası burnunuza yapışmıştır. Kulaklıklarınızı takarsınız, kitabınızı çantanızdan çıkartısınız, bacaklarınızı ufaltır büzüşmüş bir halde kitap okumaya çalışırken çevrenizdeki herkesle beden teması halindesinizdir. Eğer ayakta kaldıysanız bazen sağa sola tutunmanız bile gerekmez. Çevrenizdeki sıkışık nizam o kadar yoğun olabilir ki hiçbir yere tutunmadan ayakta düşmeden seyahat edebilirsiniz 😊

İstanbul’un bana en çok kitap konusunda faydası dokundu. Günde en az dört saatimi yollarda geçirdiğimden, ansiklopedi gibi koca kitapları bile en fazla iki haftada bitirdim. Artık ayaklarım öylesine alışmıştı ki, bir aktarma istasyonundan diğerine sağıma soluma hiç bakmadan elimde kitapla dümdüz yürüyebilir duruma gelmiştim (İşe giderken tek yönde dört vesait değiştiriyordum). Ama şehrin beni yıprattığını hissedebiliyordum. Çalışmak için yaşıyordum. Dışarıya çıkabileceğim, sevdiklerimle bir araya gelebileceğim bir vaktim bulunmuyordu. Yaşadığım ev, otel gibi kullandığım bir kurum haline dönüşmüştü sanki. Tüm bunlara rağmen İstanbul’u enteresan bir şekilde seviyordum ama bir yandan, içimde bir ses “Yeter artık git bu şehirden” diye çığlık atıyordu.

İstanbul, kozmopolit bir yapıya sahip. Ülkenin her yerinden her türlü insanı burada görebilirsiniz. Yüzlerce binlerce insanla tanıştım ama hiç özbeöz İstanbullu ile karşılaşmadım. Öncelikle tanıştığım insanların çoğu Karadeniz kökenliydi. İstanbul’da yaşadığım ilk zamanlarda bunun nedenini anlayamamıştım ama Karadeniz seyahatimizde neden İstanbul’da bu kadar çok Karadenizlinin olduğunu daha iyi anladım. İkinci ve üçüncü sırada Sivas başta olmak üzere İç Anadolular ve Doğu ile Güneydoğu bölgelerinden insanlarla tanıştım. Dördüncü sırada Trakyalılar vardı. Son sırada ise Egeliler ve Akdenizliler vardı. Hatta İstanbul’da tanıştığım Egeli ve Akdenizli sayısı o kadar azdı ki Aydınlı birini bile hemşehrim gibi görmeye başlamıştım 😊 Gözlemlerime göre İstanbul’a alışmakta en çok zorlananlar Ege ve Akdeniz’den gelenlerdi. Çünkü biz genel olarak daha rahat, daha bireysel ve daha sakin bir yaşam tarzından geliyoruz. İstanbul’un keşmekeşi ise bizi başlarda bozuyor.

Ama alışılıyor bu şehre. Rutine kapılıyorsunuz ve hayat mücadelesi veriyorsunuz. Rutininden kafasını sıyırıp “Ben kendime ne yapıyorum” diye sorgulamaya başlayanlar hemen İstanbul’dan kaçmanın yollarını aramaya başlıyorlar. Ancak bunu çoğu kimse yapamıyor çünkü çoğu kişinin memleketinde iş imkanı yok. Geriye döndüklerinde işsiz kalacaklarını biliyorlar. Bu nedenle devlet yatırımlarını ülkeye homojen bir şekilde dağıtmalı. Bu yapıldığı an, milyonlarca insan güle oynaya İstanbul’dan ayrılacaktır.

Gelelim İstanbul’un kendisine…

Yazımızın devamı olan “İstanbul Hakkında” için buraya tıklayınız…

 

6124total visits,22visits today

Bir Cevap Yazın