İstanbul Blog 2: İstanbul Hakkında

Instagram:  gezenpati_, Facebook: @GezenPatii  

 

Önceki yazımız “İstanbul-Özeleştiri” için buraya tıklayınız.

İstanbul Blog 2: İstanbul Hakkında

İstanbul, herkesin bildiği üzere iki kıtaya yayılmış bir şehir. Hatta bu konuda dünyadaki tek büyük şehir. Nüfusun kabaca %60’ı Avrupa Yakası’nda, %40’ı Anadolu Yakası’nda yaşıyor. Bu dev kozmopolitte 39 tane ilçe var. Bunların yirmi beşi Avrupa’da, on dördü Asya (Anadolu Yakası)’da. Her iki yakanın da üç önemli anayolu var: İlki E-5 (Sonradan adı D-100 olarak değişse de insanlar E-5 demeye devam ediyorlar), ikincisi TEM, üçüncüsü Kuzey Marmara Otoyolu. E-5’in iki yakayı kavuşturduğu yerde Boğaziçi (15 Temmuz Şehitler) Köprüsü (İnsanlar “Birinci köprü” diyorlar), TEM’in iki yakayı birleştirdiği yerde Fatih Sultan Mehmet Köprüsü (İnsanlar “İkinci köprü” ya da “FSM Köprüsü” olarak isimlendiriyorlar), Kuzey Marmara Otoyolu’nun iki yakayı birleştirdiği yerde ise Yavuz Sultan Selim Köprüsü (YSS ya da Üçüncü köprü) bulunuyor.

Üç köprü haricinde Avrupa-Asya bağlantısını yapan iki yol daha var: Marmaray Metro Hattı ve Avrasya Tüneli. Her ikisi de denizin altından geçiyor. Bu beş bağlantıyı da kullanmak istemezseniz şehirde gelişmiş bir denizyolu ağı da bulunuyor.

İstanbul’un merkezini arabayla gezmek ise tam bir delilik. “Yok ben sabırlıyımdır, iyi de araba kullanırım” diyorsanız o ayrı bir iş, size kolay gelsin diyoruz. Ama yine de kısaca toplu taşıma sisteminden bahsetmekte fayda var:

İstanbul’un şahane (!) trafiğinden küçük bir kuple

İstanbul’da rotanızı belirleyebilmeniz için cep telefonunuza indirebileceğiniz bir sürü uygulama mevcut. Birini indirip, trafik durumu da göz önünde bulundurarak çeşitli seçenekler arasından rotanızı çizebilirsiniz. Belediye otobüsünü kullanacağınız zaman İETT’nin sitesini/uygulamasını, raylı sistem kullanacağınız zaman İstanbul Metro Ağı haritasını inceleyebilirsiniz. Şahsen mümkün olduğu kadar raylı sistemi kullanmaya gayret gösteriyordum. Çünkü nerede, saat kaçta olacağınız belli. Boş görünen trafiğe aldanıp otobüse atladığınızda bazen yollar aniden tıkanabiliyor ve saatlerce trafiğin yeniden akmasını bekleyebiliyorsunuz. Bu nedenle raylı sistem candır.

İstanbul Metro Ağı haritası

Bilmeyenler için söyleyelim, İstanbul’u gezmek kolay bir iş değil. Bir yerden diğerine gitmeniz bir gününüzü götürüyor. Halbuki İzmir’de bir gün içinde geziye Konak’tan başlayıp, oradan Alsancak’ı gezip, oradan da vapura binip Karşıyaka’yı turlamanız mümkündür. Hatta üzerine vaktiniz kalır, akşam da tembel tembel bir yerlere oturup bir şeyler yersiniz. Ama İstanbul’da bir günde sadece tek bir bölgeyi gezebilirsiniz. Tek günde çok sayıda yer gezme hatasını yaptım, şansıma trafik o gün sıkışık değildi ama ondan sonraki üç gün sarhoş gibi gezdim 😊 İstanbul’da yaşadığım süre zarfında İstanbul’u neredeyse hiç gezemedim ama işlerimizden ayrıldıktan sonra, şehirden ayrılmadan önce elimizde bulunan birkaç günde hiç durmadan gezdik. Gezerken elimizdeki rehber kitabı takip ettik ve kitabın sadece ufak bir kısmını görebildik. Sonra merak ettim, oturdum hesap yaptım, “Her günümüzü şehri gezmeye adasak İstanbul’u kaç günde bitirebiliriz” diye. Toplam 180 gün çıktı! Yanlış duymadınız, eğer İstanbul’u hakkıyla gezmek istiyorsanız 180 tam gününüzü bu şehre ayırmanız gerekiyor. Tabii böyle birşey mümkün değil. Bu nedenle İstanbul’la ilgili ne yazarsak yazalım, hep birşeyler eksik kalacaktır. Artık eksiğiyle, gediğiyle yazımızla ilgili affınıza sığınacağız.

Ayrıca yazımızda daha çok şehrin kültürel değerleri üzerine yoğunlaşacağız ve mekânlardan bahsetmekten kaçınacağız. Bir de mekânlardan bahsetmeye çalışırsak yazımızın altından hiç kalkamayız.

 

Yazımıza başlamadan önce her zaman yaptığımız gibi kısaca İstanbul’un geçmişinden bahsetmekte fayda görüyoruz:

İstanbul, çağlar boyunca kozmopolit ve metropolit yapısını korumuş, birçok devlete ve halka ev sahipliği yapmıştır. Bu özellikleri nedeniyle şehir, bir dünya başkentidir. Tabii bu dünya başkentinin uzun uzun geçmişini anlatmaya kalkarsak sayfalar yetmez, bu nedenle tüm bilgileri özetleyerek geçmek zorundayız.

İstanbul’un tarihine baktığımızda 8500 yıl öncesine dayandığını görüyoruz. MÖ XIII. yüzyılda eski bir halk olan Traklar tarafından Topkapı Sarayı’nın bulunduğu yere bir Akropolis inşa edilmiş ve şehre Semistra ismi verilmiş.

MÖ VII. yüzyılda Yunanlılar tarafından şehrin ismine Kral Vizas (Βύζας)’ın adı verilmiş: Vizantion (Βυζάντιον). Romalılar yönetimi ele geçirdiklerinde Βυζάντιον ismi Latinleştirilmiş ve Byzantium olarak değişmiş.

330 yılında Roma İmparatoru I. Konstantin (Büyük Konstantin) tarafından İstanbul, imparatorluğun yeni başkenti ilan edilmiş ve imparator şehrin yeni isminin Nova Roma (Yeni Roma) olarak kullanılmasını teşvik etse de halk bu ismi benimseyememiş.

Büyük Konstantin döneminde şehre büyük yatırımlar yapılmış. Sultanahmet Meydanı’nın bulunduğu yerde yaklaşık 80 bin kişilik hipodrom, su kanalları, limanlar, dünyanın en büyük katedrali olan Ayasofya’yı inşa ettirmiş. Milattan sonraki ilk yüzyıllar, Hristiyanlığın yayılmaya çalıştığı ve Roma’da hakim olan Paganizmle sıklıkla karşı karşıya bulunduğu dönemler. Bu nedenle Hristiyanlığı benimsemiş olan Konstantin’in Ayasofya’yı inşa ettirmesi, Hristiyan ağırlıklı Doğu Roma’nın, Pagan ağırlıklı Batı Roma’dan ilk kopuşu olarak da görülüyor.

Büyük Konstantin dönemindeki yatırımlar ile şehir birden zenginleşmiş ve nüfusu hızla artmaya başlamış. İstanbul, yaklaşık yarım milyonluk nüfusuyla dünyanın en büyük kenti olmuş. İmparatorun ölümü üzerine İstanbullular tarafından şehre, “Konstantin’in şehri” anlamındaki Konstantinoupolis (Κωνσταντινούπολις) ismini vermişler. Böylece günümüzdeki “İstanbul” isminin ilk tohuma da atılmış olmuş.

V.yüzyıldaki veba salgınında nüfusun yarısı ölmüş ve şehir yeniden inşa edilmiş. Bu dönemden Osmanlı himayesine kadar olan dönemde şehrin nüfusu yarım milyonun hep altında kalmış. Çünkü ne zaman İstanbul toparlanıp kendine gelse bir felaketle karşı karşıya gelmiş. 532 Nika İsyanı’nda otuz bin kişi hayatını kaybetmiş ve şehrin bütün önemli binaları hasar görmüş. VII.-IX. yüzyıllar arasında İstanbul, Sasanilerin, Avarların, Bulgarların, Arapların, Rusların ve Bulgarların saldırısına uğramış. Ancak en büyük yıkım 1204 yılında gerçekleşmiş. 1054 yılında Hristiyanlık, Doğu (Ortodoks) ve Batı (Katolik) kiliseleri olarak iki ayrı grupmuş. Bu ayrılık Doğu ve Batı Avrupa ülkeleri arasında politik gerilimlere de sahne olmaya başlamış. Bu nedenle 1204’te IV. Haçlı Seferi’nde Katolik olan Haçlılar, Ortodoks Doğu Roma (Bizans)’a büyük zararlara sebep olmuşlar. İstanbul yağmalanmış, halkın büyük çoğunluğu şehirden kaçmış ve şehir, yoksulluk içinde kıvranan bir enkaza dönüşmüş. Nüfus 150 binlere kadar gerilemiş. 1261 yılında şehrin kontrolünü yeniden Doğu Romalılar almış olsa da artık imparatorluk küçülme dönemine girmiş. Ancak defalarca kez kuşatılsa da kimse İstanbul’u ele geçirememiş. Çünkü o dönem Bizanslıların elinde, dönemin teknolojisinin çok üstünde bir silahı varmış: Rum Ateşi. Bu ateş neftyağı, sönmemiş kireç, sülfür, potasyum nitrat (güherçile) gibi birkaç kimyasalın karışımından meydana geliyormuş ve suyun altında bile yanmaya devam ettiğinden şehri kuşatan donanmalara kabus anları yaşatıyormuş. Doğu Romalılar bu ateşin formülünü yüzyıllarca Coca Cola’nın formülü gibi saklayabilmişler, böylece düşmanlarına karşı ellerinde büyük bir koz bulundurmuşlar.

Osmanlılar, İstanbul’u 1391 yılından sonra birkaç kez kuşatmışlar ve başarısız olmuşlar. Hepimizin de bildiği üzere en sonunda Fatih Sultan Mehmet, 1453 yılında İstanbul’u ele geçirmeyi başarmış ve şehir, yeni imparatorluğun başkenti ilan edilmiş. Osmanlı yönetiminin ilk yıllarında şehir nüfusu 15 bin ile en düşük seviyesine ulaştıktan sonra, büyük bir nüfus patlaması yaşanmaya başlamış. Yine de 1950’li yıllara kadar İstanbul’un nüfusu 500 bin ile bir milyon arasında gidip gelmiş.

Osmanlı’nın başkenti olmasıyla şehre yatırımlar yapılmış. Birçok bina, çarşı, okul, hamam inşa edilmiş, eski yapılar ise onarılmış. 1509 yılında gerçekleşen sekiz şiddetindeki deprem ve artçılarından sonra şehirde birçok insan yaşamını kaybetmiş, binlerce bina hasar görmüş. 1510 yılında Sultan II. Bayezid’in emriyle, 80 bin kişi şehrin yeniden inşası için görevlendirilmiş. Günümüzde var olan eserlerin büyük çoğunluğu da bu dönemden kalmaktadır.

Osmanlı döneminde İstanbul’un resmi adı Konstantiniyye olarak kullanılmış. Konstantiniyye Konstantinupolis’in Arapça şeklidir. Tek farkı “Konstantin’in şehri” yerine, “Konstantin’in yeri” anlamına gelmektedir. Ama dünyanın geri kalan tamamı geleneksel Konstantinopolis ismini kullanmaya devam etmiş.

Zaman zaman şehre halk arasında farklı isimler de verilmiş, bunlardan en bilineni Evliya Çelebi’nin Seyahatnâme’sindeki İslambol ismidir. İstanbul ismi de halk arasında çıkmış ve kelime, Konstantinopolis’in Türkçeleştirilmiş halidir.

1928 yılında Atatürk tarafından gerçekleştirilen Alfabe Devrimi’nden sonra “İstanbul” şehrin uluslararası adı ilan edilmiş ve diğer isimlerin kullanılması yasaklanmış. Yabancı biri “Constantinople” diye mektup yazarsa, o mektup kendisine “Böyle bir şehir yok” denilerek kendisine aynen iade ediliyormuş. Bu ve buna benzer yöntemlerle tüm dünyanın İstanbul’un yeni ismini öğrenmesi sağlanmış.

Cumhuriyet yıllarında girildiğinde, 2500 yıl aradan sonra 1923’te İstanbul’un başkentlik dönemi sona ermiş. Bu yıllarda İstanbul, sadece boğaz kenarında yerleşimi olan bir şehir iken, 1950’lerden sonra nüfus artışı başlamış ama kontrolsüz nüfus artışı, 1980’lerden sonra meydana gelmiş. Aşağıdaki harita, Cumhuriyet yıllarında İstanbul’un ne kadar hızlı büyüdüğünü gösteriyor. 2020’den sonra da bu harita maalesef değişecek ve şehrin kuzeyinde yeni yerleşim alanları göreceğiz.

Cumhuriyet’in ilk yıllarından 2000 yılına kadar İstanbul’un gelişim haritası

 

1984-2016 yılları arasında İstanbul’un uydu görüntülerindeki ve nüfusundaki değişimler. Resmi nüfus değerleri verilmiştir, yoksa hepimiz gerçek nüfusun resmi nüfustan daha fazla olduğunu biliyoruz (Kaynak, Google Earth):

       Yıl 1984. Nüfus 5 milyon 200 bin.

Yıl 1992. Nüfus 7 milyon.

Yıl 2000. Nüfus 8 milyon 700 bin.

Yıl 2008. Nüfus 12 milyon.

Yıl 2016. Nüfus 14 milyon 300 bin.

 

İstanbul Rehberi

Ne anlatırsak anlatalım İstanbul’la ilgili hep birşeyler eksik kalacağından detaylara girmeden, “yüzeysel” bir anlatım yapmaya çalışacağız. Zaten İstanbul’un hâlâ birçok yerini görebilmiş değiliz (Çok az kişi İstanbul’un her yerini görebilmiştir). Gördüğümüz yerler ile ilgili fotoğrafları paylaşıp, diğer yerlerin fotoğraflarını gördükçe ekleyeceğiz. Bu nedenle İstanbul yazımız aslında zamanla gelişen bir yazı halini alacaktır. Affınıza sığınarak başlıyoruz…

İstanbul’u incelerken şehri tek bir haritada anlatmak mümkün değil, bu nedenle bu megakenti kısım kısım inceleyeceğiz:

  • A. Avrupa Yakası
  •        I. Tarihi Yarımada
  •       II. Haliç’in Karşısı
  •       III. Boğaz’ın Avrupa Kısmı
  •       IV. Avrupa Yakası’nın Diğer Kısımları
  • B. Anadolu Yakası
  •        I. Kadıköy-Üsküdar
  •       II. Boğaz’ın Anadolu Kısmı
  •       III. Adalar
  •       IV. Anadolu Yakası’nın Diğer Kısımları

 

Şehrin, en turistik olan bölgeleri, aynı zamanda en eski yerleşimin de bulunduğu Boğaz kıyıları ve Boğaz’a yakın alanlar. Şehir, bu turistik alanların çok daha ötesine yayılmakla birlikte, bu bölgelerde görülecek yerlerin sayısı aslında oldukça az kalıyor. Bunun da nedeni, yazımın en başında da belirttiğim gibi, plansız ve çarpık yapılanma. Halbuki, iyi bir planlamayla birlikte şehir çok daha güzel olabilecek bir potansiyele sahip. Çünkü İstanbul hem bir dünya başkenti, hem geçmişinde birçok halka ve kültüre ev sahipliği yapmış, hem de iklimi oldukça güzel. Akdeniz’le Karadeniz iklimleri arasında bir geçiş iklimine sahip olan İstanbul, ılıman bir havaya sahip. Her tarafının denizlerle çevrili olması sebebiyle nem oranı da yüksek olduğundan, bitki örtüsü de oldukça zengin. Böylece, doğal güzelliklerin kültürel güzelliklerle buluşması mümkün olabiliyor. Ancak çirkin yapılaşma hem doğayı katlediyor, hem de kültürel güzellikleri bu çirkin yapıların arasında saklıyor. Herşeye rağmen İstanbul güzelliğini tamamen kaybetmiş değil. Ama yaşanması güç bir şehir olduğu aşikâr. Artık her yıl on binlerce insan İstanbul’un keşmekeşinden kaçmaya başladı ama çok daha fazlası, başka şehirlere yatırım yapılmadığı için İstanbul’a göç etmek zorunda kalıyor.

İstanbul’da bir yerden diğer yere gitmek ise işkence haline geldi. Bir sürü toplu taşıma sistemi yapılsa da mesafeler birbirinden o kadar uzak ve insan kalabalığı o kadar fazla ki, uzun vadede ruhunuzu emen bir şehir halini aldı. Ama bu şehir, insanı ilginç bir şekilde kendisine bağlıyor hatta aşık ediyor.

Yazımızın devamı olan “Tarihi Yarımada – Sultanahmet Meydanı ve Çevresi” için buraya tıklayınız…

4974total visits,13visits today

Bir Cevap Yazın