İstanbul Blog 3: Sultanahmet Meydanı ve Çevresi

Instagram:  gezenpati_, Facebook: @GezenPatii  

 

Önceki yazımız “İstanbul Hakkında” için buraya tıklayınız.

 

İstanbul Blog 3: Tarihi Yarımada – Avrupa Yakası

A. Avrupa Yakası

I. Tarihi Yarımada

Tarihi Yarımada hem yerliler hem de yabancılar tarafından şüphesiz Türkiye’nin en çok ziyaret edilen bölgesi. Türkiye’nin en çok ziyaret edilen on müzesinden dördü Tarihi Yarımada’da bulunuyor (Ayasofya Müzesi, Topkapı Sarayı Müzesi, Harem, İstanbul Arkeoloji Müzeleri).

Bir kartpostaldan fotoğrafını çektiğimiz eski İstanbul resmi

Tarihi Yarımada’nın denizden görüntüsü

“Yedi Tepe İstanbul” sözünü herkes duymuştur. Günümüzdeki İstanbul, 7 değil, 777 tepeden oluşsa da bu yedi tepe, İstanbul’un kalbini oluşturan Tarihi Yarımada’yı tarif ediyor aslında. Bu tepelerin hepsinde de en önemli eserler bulunuyor:

  1. Tepe: Topkapı Sarayı
  2. Tepe: Kapalıçarşı
  3. Tepe: Süleymaniye Cami
  4. Tepe: Fatih Cami
  5. Tepe: Yavuz Sultan Selim Cami
  6. Tepe: Mihrimah Sultan Cami
  7. Tepe: Davutpaşa Cami

Yedi Tepe İstanbul’un tepelerinin yeri ve bu tepelerde bulunan eserler

Eskiden Tarihi Yarımada deniz tarafı da dahil çepeçevre surlarla çevriliymiş. İlk surlar, M.Ö. 657 yılında Topkapı Sarayı’nın bulunduğu yere yapılmış. M.S. 193-211 yılları arasında Roma İmparatoru Septimus Severus, bu surları yıktırıp aşağıdaki haritada “Antik Byzantium” olarak gösterilen alana yeni surlar inşa ettirmiş. MS 330 yılında Büyük Konstantin döneminde surların alanı genişletilmiş. Şu ana kadar bahsedilen surlardan günümüze neredeyse hiçbir şey kalmamış.

Günümüze gelebilen surlar, 413 yılında İmparator II. Theodosius döneminde tamamlanan surlardır. “Kara surları” olarak da anılan “Theodosius surları” 6500 metre,  “Haliç surları” 5500 metre, “Marmara surları” ise 8500 metre uzunluğundaymış. Haliç surları ciddi tahribat görmüştür ve bu surlardan günümüze neredeyse hiçbir şey kalmamıştır (Son kalıntı Zindan Han içindeki Cafer Baba Türbesi’nde bulunuyor). Kara surları/Theodosius surları ve Marmara surlarının durumları ise içler acısıdır. Bu surlara acilen müdahale edilmeleri gerekiyor yoksa ileride bu tarihi değerden geriye pek birşey kalmayacaktır.

İstanbul’un tarihsel süreçteki surları

Bakımsızlıktan mahvolmuş durumda olan Theodosius surları ise günümüzde Fatih ilçesinin sınırlarını oluşturmaktadır.

İstanbul gibi görkemli bir geçmişi olan bir şehre yakışan ise, bu surların restore edilerek, sur içinde kalan alanın  tamamının (Fatih ilçesinin tamamından bahsediyoruz) “Eski Şehir”e dönüştürülmesidir. Bizden çok daha yeni bir tarihe sahip olan Letonya’nın başkenti Riga’da, Estonya’nın başkenti Tallinn’de bile bir “Eski Şehir” alanı bulunuyor ve bu eski şehirler kendilerine her yıl milyonlarca turisti çekiyorlar. Böylece hem ülkenin serveti olan tarihi değerler korunmuş olur hem de ülke ekonomisine önemli para akışı sağlanır.

Hatta İstanbul gibi şahane bir şehirde bu “Eski Şehir” kavramını Tarihi Yarımada ile sınırlamak yeterli değildir. Beyoğlu, Üsküdar, Kadıköy gibi İstanbul’un en eski yerleşimlerinin olduğu bölgelerde de “Eski Şehir”lerin oluşturulması gerekir. İstanbul o kadar güzel bir şehir ki bu kadar “içine edildiği” halde kendisine milyonlarca turist çekmeye devam ediyor. Güzel planlanmış “Eski Şehir”ler kurulduğunda İstanbul’a gelecek turist sayısının katlanarak arttığına şahit olacaksınız (Bkz. İstanbul Blog 1: Özeleştiri).

 

Şimdi gelelim Tarihi Yarımada’yı nasıl ele aldığımıza. Açıkçası bölgeyi anlatmak oldukça zor oldu çünkü dar bir alanda sayısız tarihi değer bulunuyor. Ama elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalıştık. Buna göre Tarihi Yarımada’yı şu başlıklar altında inceledik:

  1. Sultanahmet Meydanı ve Çevresi: At Meydanı (Hipodrom), Türk ve İslam Eserleri Müzesi, Yerebatan Sarnıcı, Ayasofya, Sultanahmet Cami
  2. Sarayburnu (Topkapı Sarayı ve Çevresi): İstanbul Arkeoloji Müzeleri, Aya İrini Kilisesi, Topkapı Sarayı Müzesi, Gülhane Parkı.
  3. Laleli’den Eminönü’ne (Çarşılar Bölgesi): Laleli, Beyazıt, Kapalıçarşı, Divan Yolu, Çemberlitaş, Cağaloğlu, Eminönü, Sirkeci, Tahtakale.
  4. Tarihi Yarımada’nın Güneyi (Cankurtaran’dan Yedikule’ye): Marmara Denizi kıyılarındaki mahalleler olan Cankurtaran, Küçük Ayasofya, Kadırga, Kumkapı, Yenikapı, Cerrahpaşa, Samatya, Yedikule.
  5. Tarihi Yarımada’nın Ortası (Aksaray’dan Topkapı’ya, Vefa’dan Karagümrük’e): Aksaray, Fındıkzade, Çapa-Şehremini, Topkapı, Vefa, Zeyrek, Fatih, Çarşamba, Karagümrük.
  6. Tarihi Yarımada’nın Kuzeyi (Cibali’den Ayvansaray’a): Haliç kıyılarındaki mahalleler olan Edirnekapı, Ayvansaray, Balat, Fener, Cibali.

Tarihi Yarımada’nın haritası. Açık mavi renkli çizgiler, metro ve tramvay hatlarını; mavi renkli M harfleri metro istasyonlarının yerlerini gösteriyor.

 

1. Sultanahmet Meydanı ve Çevresi: At Meydanı (Hipodrom), Türk ve İslam Eserleri Müzesi, Yerebatan Sarnıcı, Ayasofya, Sultanahmet Cami

Şüphesiz yerli ve yabancı turistlerin çoğunun İstanbul’u ilk gezmeye başladıkları yer burası ve gerçekten de meydan, İstanbul’u keşfetmeye başlamak için çok iyi bir nokta. Meydanın tam ortasında bulunan havuzun yanına geldiğinizde iki yanınızda göğe yükselen iki tane muhteşem yapı göreceksiniz. Bunlar Ayasofya ve Sultanahmet Cami. Ama hemen kendinizi bu iki binaya kaptırmayın ve çevrenize daha dikkatli bakın.

Sultanahmet Meydanı ve çevresinin haritası

Sultanahmet Meydanı’nın iki yanını süsleyen şaheserler: Üstte Sultanahmet Cami, altta Ayasofya. Ama kendinizi bu iki esere kaptırmadan önce çevrenize biraz daha dikkatli bakmanızı öneririz 😊

İstanbul’da bir ay süren Lale Festivali’nde Sultanahmet Meydanı’na giderseniz, bizim gibi laleden bir halı ile karşılaşabilirsiniz 😊

Sultanahmet Meydanı, Büyük Konstantin zamanından beri, başka bir deyişle 4. yüzyıldan beri meydan olarak kullanılıyor. Şimdi hayal gücümüzü zorlayalım ve kendimizi zaman makinasına koyarak 1500 yıl öncesine ışınlayalım. Ayasofya yine bütün heybetiyle meydanı süslüyormuş. Tabii zihnimizde minareleri ve Mimar Sinan’ın dışarıdan yaptığı güçlendirmeleri çıkartmamız lazım ayrıca Ayasofya’nın üstündeki hilali haçla değiştirmeniz de gerekiyor. Meydan, heykellerle ve köşklerle sarılıymış. Sultanahmet Cami ile meydan arasında bulunan Alman Çeşmesi’nin yerinde dev Hipodrom’un girişi bulunuyormuş. Caminin yerinde ise Roma ve Bizans imparatorlarının oturduğu büyük bir saray varmış. Saray, yandan direkt olarak Hipodrom’la bağlantılıymış. Hipodromun kapasitesinin 50-80 bin arasında olduğu tahmin ediliyor. Bu ince uzun eliptik Hipodrom, Alman Çeşmesi’nden başlayıp Dikilitaşları da içine alacak şekilde ve hatta çeşmeden baktığınızda yolun sonundaki Marmara Üniversitesi binasını da dahil edecek kadar genişmiş. Anlayacağınız meydan, 1500 yıl öncesinde bile İstanbul’un kalbinde bulunuyormuş.

Tabii şartlar zamanla değişmiş. Depremler, yangınlar, isyanlar derken şehirdeki değerler bir bir eksilmeye başlamış. Ama İstanbul en büyük darbeyi 1204 yılında almış. IV. Haçlı Seferleri sırasında İstanbul’u yerle bir eden ve yağmalayan Haçlı askerleri şehre geri dönüşümsüz bir zarar vermişler. Bizanslılar sonradan şehrin kontrolünü geri alsalar da artık imparatorluk eskisi kadar zengin ve güçlü olmadığından, Haçlılar tarafından yokedilen değerler bir daha yerine konulamamış. İstanbul’un kaderi, Fatih Sultan Mehmet tarafından teslim alındıktan sonra yine yön değiştirmiş. Fethedildiği an hemen Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti ilan edilen İstanbul’a tekradan yatırımlar yapılmaya başlanmış ve şehir zamanla günümüzdeki hâlini almış.

Sultanahmet Meydanı’nın ortasındaki havuza geldiğinizde ve çevrenize baktığınızda size en yakın olan güzel bina Hürrem Sultan Hamamı oluyor. Bu yapı, Mimar Sinan’ın eseri ve 1556 yılında Kanuni Sultan Süleyman’ın eşi Hürrem Sultan için inşa edilmiş.

Hürrem Sultan Hamamı’nın arkasında Four Seasons Hotel bulunuyor. Bu otel bir zamanlar Sultanahmet Hapishanesi’ymiş. Hapishane sonradan otele dönüşmüş ama otelin bahçesinde bir sürü arkeolojik eser çıktığından bazı bürokratik sıkıntılar ortaya çıkmış.

Günümüzde Four Seasons Hotel’in bahçesi bu hâlde. Umarız alan ileride, tarihi değerlere saygı gösterilerek güzel bir şekilde düzenlenir.

Four Seasons Otel’in önünden Sultanahmet Camisi yönüne yürürken, caminin karşısında 17. yüzyılda inşa edilmiş olan Arasta Çarşısı ve bir zamanlar caminin arazisinde bulunan Büyük Saray’dan kalan eserlerin sergilendiği Büyük Saray Mozaikleri Müzesi bulunuyor.

Mimar Sinan’ın eseri Hürrem Sultan Hamamı. İlk fotoğtafta solda Ayasofya görülüyor. Şehrin bu bölgesinde ikinci fotoğrafta da görüleceği üzere çok sayıda Sema Gösterisi düzenleniyor.

Şimdi Hürrem Sultan Hamamı’ndan Sultanahmet Cami yönüne bakın. Meydan ile cami arasında kalan yapı Sultan I. Ahmet Türbesi. Bu türbede Sultan I. Ahmet, eşi Kösem Sultan, oğulları II. Osman ve IV. Murat ile torunlarının naaşları yer alıyor. Caddenin karşı tarafında görülen Firuz Ağa Cami ise 1490 yılında inşa edilen Erken Osmanlı Dönemi eserlerinden.

 

At Meydanı (Hipodrom): Türbe ile cami arasındaki yolda bulunan çeşme 1898 yılında Alman Kral Kayzer II. Wilhelm tarafından Osmanlılara hediye edilmiş ve Alman Çeşmesi olarak biliniyor (Alman Kral’la anlaşmanın sonucu olarak Haydarpaşa Garı da ortaya çıkmış). Şimdi Alman Çeşmesi’ni sırtınıza verecek şekilde durmanızı istiyoruz. Önünüzde uzun bir şekilde uzanan yol, At Meydanı (Hipodrom) olarak isimlendiriliyor ve yol üzerinde iki tane dikilitaş (Biri uzaktan görülmüyor, aslında üç tane dikilitaş var) dikkat çekiyor.

Bu meydana Hipodrom denilmesinin nedeni, burada 15. yüzyıla kadar gerçekten de bir Hipodrom’un var olmasıymış. Şu an Hipodrom’dan geriye sadece dikilitaşlar ve bir duvar kalmış olsa da Hipodrom’un girişi Alman Çeşmesi’nin bulunduğu yerdeymiş. Şatafatlı giriş kapısının üstünde bulunan dört tane bronz at heykeli, 1204 yılında Haçlılar tarafından yağmalanmış ve günümüzde bu heykeller Venedik’teki St. Mark Bazilikası’nın girişini süslüyor.

Tarihi Hipodrom’un girişinde bulunan Alman Çeşmesi.

Tarihi Hipodrom, bu yolun en sonundaki binaların arkasında bitiyormuş. Burada bulunan dikilitaşlar ise Hipodrom’un ortasında yükseliyormuş. Önde Theodosios Dikilitaşı, arkada Örme Sütun görülüyor.

 İstanbul’un Hipodrom’unun girişinden yağmalanan dört bronz at heykeli, günümüzde Venedik’teki St. Mark Bazilikası’nın girişinde bulunuyor (Kaynak: www.lonelyplanet.com/italy/venice).

Hipodrom ilk 3. yüzyılda inşa edilmiş ve yapı, Büyük Konstantin döneminde büyütülmüş. Bu dev yapının genişliği 118 metre, uzunluğu 480 metreymiş. Girişi Alman Çeşmesi’nde bulunan Hipodrom’u aklınızda daha iyi canlandırabilmeniz için, çeşmenin yanına gelin ve yüzünüzü dikilitaşlara doğru yöneltin. Hipodrom’un sonlandığı yer, yolun sonunda, dikilitaşların arkasında bulunan Marmara Üniversitesi binasının arka cephesindeymiş. Hipodrom’un arka cephesinden günümüze bir duvar kalmış. Marmara Üniversitesi binasının arka sokaklarına yürüdüğünüzde karşılaşacağınız yüksek duvarın Hipodrom’un sonlandığı nokta olduğunu bilmekte fayda var.

Marmara Üniversite’nin Rektörlük binası da tarihi Hipodrom’un sınırlarının içindeymiş.

Tarihi Hipodrom’dan geriye sadece dikilitaşlar ve bir duvar kalmış. Alman Çeşmesi’nin bulunduğu yerden başlayan Hipodrom, Marmara Üniversitesi’nin arka sokağında bulunan bu duvarla sonlanıyormuş.

Hipodrom’un son kalan duvarının haritadaki konumu:

Dev Hipodrom’da sadece sportif etkinlikler ve yarışmalar değil, infazlar da gerçekleşiyormuş. Hipodrom yarışları ise halk tarafından fanatikçe takip ediliyormuş (Günümüzde nasıl futbol fanatikleri varsa, o dönem de insanlar savaş arabalarının yarışlarını fanatikçe takip ediyorlarmış. Hangi çağda, hangi halktan olursa olsun, insanoğlunun zihnini oyalayabilecek birşeyler bulunabiliyor). Zamanla bu yarışmalarda iki takım sivrilmiş: Maviler ve Yeşiller. Hatta fanatiklik düzeyi o kadar çok ilerlemiş ki bu Mavi-Yeşil ayrımı sosyal ve politik konulara da sıçramaya başlamış. Orta ve üst sınıf Mavileri, alt sınıf Yeşilleri destekler hâle gelmiş. 532’de ise Maviler-Yeşiller zıtlaşması çığrından çıkmış: Yeşiller, İmparator Jüstinyen’in yeğenini yeni imparator olarak gördüklerini açıklamışlar ve Hipodrom çevresinde şehir halkı birbirine girmiş (Hipodrom’un, imparatorun evinin önünde olduğunu hatırlatalım). Çıkan ayaklanma kontrolden çıkmış ve İmparator Jüstinyen, ayaklanmayı çok sert bir bilanço ile bastırmış: 30 bin ölü! Hipodrom ve çevresinin kan gölüne döndüğü bu ayaklanma Nika İsyanı olarak biliniyor ve ayaklanma sırasında Ayasofya, Aya İrini ve Ayos Stefanos kiliseleri harabeye dönmüş.

Sultanahmet Cami’nin olduğu yerde imparatorun sarayı bulunuyormuş ve saray, direkt olarak Hipodrom’la bağlantılıymış. Böylece Hipodrom’daki etkinliklere ne kadar önem verildiğini daha iyi anlamış olursunuz.

Meydanda bulunan dikilitaşlar, Hipodrom’un tam ortasında konumlanmış. Yarışmacılar ise bu dikilitaşların çevresinde yarışmalar düzenliyorlarmış. Uzaktan bakınca iki tane dikilitaş görülse de aslında meydanda üç tane bulunuyor:

Bu dikilitaşlardan en bilineni Theodosius Dikilitaşı. Bu dikilitaş, MÖ 15. yüzyılda Mısır’ın Luksor kentindeki Amon-Ra Tapınağı’nın önüne inşa edilen iki dikilitaştan biriymiş. MS 390 yılında Roma’nın İskenderiye Valisi tarafından İmparator Theodosius’a hediye olarak yollanmış. Ancak dikilitaş çok büyük olduğundan, nakliyesi sıkıntı yaratmış ve bu nedenle dikilitaş biraz “traşlanıp” İstanbul’a taşınmış. Günümüzde kabartmalar bulunan kaidesi ile birlikte toplam yüksekliği yaklaşık 25 metre.

Theodosius Dikilitaşı

Theodosius Dikilaş’ından diğer dikilitaşa yürürken arada uzaktan görülmeyen ufak bir dikilitaş daha görüyorsunuz. “Yılanlı (Burma) Sütun” olarak isimlendirilen bu dikilitaş, MÖ 5. yüzyılda Yunanlıların Perslere karşı kazandığı zafer sonrasında Yunanistan’da Delphi’de bulunan Apollon Tapınağı’nın önüne yerleştirilmiş. Dikilitaşın üzerindeki burmalarda savaşa katılan 31 Yunan kent devletinin isimleri yazılıymış. Sütun, 4. yüzyılda Büyük Konstantin döneminde İstanbul’a getirilmiş. Orijinali sekiz metre olan dikilaştan günümüze beş metresi ulaşmış ve orijinal sütunun en tepesinde yılan başları bulunuyormuş. Bu yılan başlarından biri İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde sergileniyor, diğerinin ise akıbeti belli değil.

Yılanlı (Burma) Sütun

Yılanlı (Burma) Sütun’un en tepesinde yılan başları bulunuyormuş. Bu yılan başlarından biri İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde sergileniyor, diğerinin ise akıbeti belli değil.

Üçüncü dikilitaş ise taştan yapılmış olan “Örme Sütun”. Theodosius Dikilitaş’ından daha uzun (32 metre) ama daha az meşhur olan bu dikilitaşın tarihi hakkında pek birşey bilinmiyor.

Örme Sütun

Hipodrom, 1204 yılında Haçlılar tarafından ağır düzeyde tahrip edilmiş. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’a girdiğinde burası harabe halindeymiş. Dolayısıyla 1453’ten sonra şehre yeni bir çehre kazandırılırken bu harabenin de artıkları temizlenmiş.

 

Türk ve İslam Eserleri Müzesi: Hipodrom (At Meydanı)’un ve dikilitaşların önünde bulunan bu müze binası, 16. yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman döneminde inşa edilen bir saray ve padişah tarafından sadrazamı Pargalı Damat İbrahim Paşa’ya hediye edilmiş. İbrahim Paşa, Kanuni Sultan Süleyman’ın kızkardeşi Hatice Sultan’la evliymiş. Çok hırslı olmasıyla bilinen İbrahim Paşa, padişahtan sonra imparatorluğun en güçlü karakteri olmuş. Ama bu hırsı ona pahalıya patlamış ve en büyük düşmanı Hürrem Sultan tarafından 1536 yılında idam ettirilmiş.

İbrahim Paşa Sarayı olarak bilinen yapı da Türk ve İslam Eserleri Müzesi’ne ev sahipliği yapmadan önce birçok kez el değiştirmiş, birçok amaç için kullanılmış. 1983 yılından beri de saray, müze olarak hizmet vermekte.

Sarayda, tarihte Türk olan ya da Türklerle etkileşimi olan şu Müslüman ülkelerden toplanan eserler sergileniyor: Dört Halife Dönemi (632-661), Emeviler (661-1031), Abbasiler (750-1258), Artuklular (1101-1409), Eyyubiler (1171-1462), Büyük Selçuklular (1040-1157), Memlukler (1250-1517), İlhanlılar (1256-1353), Timurlular (1370-1507), Safeviler (1501-1722), Kaçarlar (1796-1925), Anadolu Selçukluları (1075-1308), Osmanlılar (1299-1922).

Müzede çok güzel bir Kuran-ı Kerim koleksiyonu var. Ama burada sadece dini eserler değil, günlük parçalar da sergileniyor. Müzenin son kısmında bulunan halı ve seccade koleksiyonu, dünyanın en iyilerinden biri olarak kabul ediliyor. Ayrıca müzede, Topkapı Sarayı’ndaki Kutsal Emanetler Odası’nın birkaç boy ufağı olan bir kısım da bulunuyor ve burada Sakal-ı Şerifler sergileniyor.

İbrahim Paşa Sarayı olarak da bilinen Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nden görüntüler

Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nde çok güzel bir Kuran-ı Kerim koleksiyonu bulunuyor.

Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nde sadece dini eserler değil, günlük parçalar da sergileniyor. İlk fotoğraf: Eyyübiler (13. yüzyıl)’den ahşap sütun, ikinci fotoğraf: Memlukler (13. yüzyıl)’den dönemin GPS’i olan usturlab, üçüncü fotoğraf: Timurlular (14. yüzyıl)’dan bir mecmua, son fotoğraf: Kaçkarlar (18. yüzyıl)’dan oyun kartları.

7. yüzyılda kiliseden camiye çevrilen, Şırnak’ın Cizre ilçesindeki Ulu Cami’nin kapısı. Kapının iki başlı ejder ve aslan figürlerinden oluşan tokmaklarından biri Danimarka’da bulunuyor.

Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nde bulunan halı ve seccade koleksiyonu, dünyanın en iyilerinden biri olarak kabul ediliyor.

Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nin Kutsal Emanetler Odası’nda sergilenen eserler. İlk fotoğraf: Osmanlı döneminden (XVIII. yüzyıl) Kabe kilidi, ikinci fotoğraf: Osmanlı döneminden (XVIII. yüzyıl) Kıblenüma, son fotoğraf: Sakal-ı Şerifler.

Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nin haritadaki konumu:

 

Yerebatan Sarnıcı ve Çevresi: Yabancılar tarafından buraya “Bazilika Sarnıcı” (Basilica cistern) denmesinin nedeni, 6. yüzyılda bu noktada gerçekten de bir bazilikanın var olmasıymış. Bazilika sonradan kaldırılmış ve geriye sarnıcın kendisi kalmış. 6. yüzyılda, Sultanahmet Cami’nin olduğu yerde bulunan büyük saraya su sağlamak için, İmparator Jüstinyen tarafından 25 kilometre uzaklıkta bulunan Belgrad Ormanı’ndan tüneller ve kemerler vasıtasıyla Yerebatan Sarnıcı’na su taşınmış.

Yeraltında bulunan sarnıcın büyüklüğü 140×170 metre. 80 milyon metreküp su kapasitesine sahip ve içeride 336 tane sütun bulunuyor. Oldukça romantik bir ortamı bulunan sarnıç, İstanbul’un mutlaka görülmesi gereken tarihi yerlerinden bir tanesi. Sütunlar çok güzel bir şekilde ışıklandırılmış ve siz ahşap iskelelerin üzerinde yürüyüp bu güzel ortamı deneyimlerken, aşağıdaki suyun altında balıklar geziniyor. Bu arada sarnıçta bulunan sütunların bir tanesinde ters dönmüş bir Medusa başı bulunuyor (Efes yazımızda Medusa’dan bahsetmiştik. Okumak için tıklayınız.), gezerken gözden kaçırmamanızı tavsiye ederiz.

Yerebatan Sarnıcı’nın romantik bir ortamı bulunuyor 😊

Yerebatan Sarnıcı’nda bulunan ters dönmüş Medusa Heykeli

Sarnıcın içindeki ahşap iskelelerde yürürken, altınızda balıklar cirit atıyor 😊

Yerebatan Sarnıcı’nın yüzeyinde iki tane tarihi eser daha var. Biri Su Terazisi, diğeri Milion taşı. Su Terazisi, sarnıcın içindeki su basıncını kontrol etmek için yerleştirilmiş. Milion Taşı ise buraya 4. yüzyılda yerleştirilmiş. Taş, antik yolların başlangıç noktası olarak görülüyormuş ve o dönemdeki şehirlerin İstanbul’a olan uzaklığı buradan ölçülüyormuş.

Şimdi Sultanahmet Meydanı’nın yakın çevresini keşfettiğimize göre, meydanı süsleyen iki şaheser olan Ayasofya ve Sultanahmet Cami’ye gelebiliriz. Hangisinden başlayacağız dersek, “büyüğe hürmet” diyeceğiz ve Ayasofya’dan devam edeceğiz 😊

Sultanahmet Meydanı’na devam etmek için buraya tıklayınız…

10697total visits,9visits today

Bir Cevap Yazın