İstanbul Blog 4: Sultanahmet Meydanı ve Çevresi (Devamı)

Instagram:  gezenpati_, Facebook: @GezenPatii  

 

Önceki yazımız için buraya tıklayınız.

İstanbul Blog 4: Sultanahmet Meydanı ve Çevresi (Devamı)

Ayasofya

Ayasofya (Αγία Σοφία), Yunanca kökenli bir kelime ve “İlahi bilgelik” demek. Ayasofya, Türkiye’nin ve dünyanın en çok ziyaret edilen müzelerinden biri. Bu büyüleyici yapı, tarihi boyunca soyluların ibadethanesi olmuş. İmparatorlar burada taç takmış, askeri zaferler burada kutlanmış, devletin üst kademeli kişileri yine burada dua etmiş. Ama bu yapı, ilk inşa edildiğinde orijinalinden oldukça farklıymış.

Ayasofya’nın yan cephesi

İlk olarak Büyük Konstantin tarafından Ayasofya’nın yerine 360 yılında bir kilise inşa edilmiş. Bu kilise, büyüklük ve mimari olarak günümüzdekinin yanında oldukça sade bir yapıymış ve çatısı ahşaptanmış. 404 yılında çıkan bir ayaklanmada bu kilise yanmış ve çatısının ahşap olmasından dolayı kilise hemen küle dönmüş. 415 yılında İmparator II. Theodosius, yanan kilise yerine daha büyük bir kilise inşa ettirmiş, bu da 532 yılında gerçekleşen Nika İsyanı’nda harap olmuş. Dönemin imparatoru Jüstinyen, isyandan dört gün sonra burada çok daha büyük bir kilisenin inşa edilmesini emretmiş. İnşaatta yüz usta, on bin işçi çalışmış ve 537 yılında günümüzdeki Ayasofya ortaya çıkmış. Böylece İmparator Jüstinyen, dünyanın en önemli tarihi eserlerinden biri olan bu katedrali, bize miras olarak bırakmış.

537 yılında inşaatı tamamlanan Ayasofya, yaklaşık bin yıl boyunca dünyanın en büyük kilisesi olarak anılmış. Günümüzde Ayasofya’nın dev kubbesi, 32 metre çapında ve 56 metre yüksekliğinde. Bu kubbe, Londra’daki St.Paul Katedrali, Vatikan’daki St.Peter Katedrali, Floransa’daki Doumo Katedrali’nin kubbelerinden sonra dünyada dördüncü sırada yer alıyor.

Ayasofya

İstanbul’un tehlikeli bir deprem kuşağında bulunmasından dolayı, bina tarihi boyunca çok kez hasar görmüş. Bu nedenle sürekli onarılmış ve güçlendirilmiş. Bu güçlendirmelerden en büyük çaplı olanları 16. yüzyılda Mimar Sinan tarafından, diğeri de 19. yüzyılda Abdülmecit döneminde gerçekleşmiş.

1453 yılına kadar Ayasofya, Rum Ortodoks Patrikhane’nin merkeziymiş. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethettiğinde ilk Ayasofya’ya uğramış ve buranın camiye çevrilmesini emretmiş. Tepedeki haç indirilip, yerine hilal takılmış. Mihrap, minber ve minareler eklenmiş. Katedralin duvarlarını süsleyen güzel mozaiklerin ise sadece yüzleri kapatılmış ve hiçbirine zarar verilmemiş. Mozaiklerin tamamen kapatılması ise 18. yüzyıla denk geliyor.

Osmanlı döneminde Ayasofya’nın dış kısmına da ilaveler yapılmış. Mimar Sinan’ın yapıyı güçlendirmek için yaptığı ilaveleri ve minareleri saymazsak, bu ilavelerin içinde en çok ilgi çekenler türbeler. Bu türbeler farklı zamanlarda yapılmış: 1559 yılında III. Murat Türbesi, 1577 yılında II. Selim (Sarı Selim) Türbesi, 1603 yılında III. Mehmet Türbesi. Türbelerin arkasında bulunan vaftizhaneye de 1639 yılında I. Mustafa (Şehzade Mustafa) ve 1648 yılında I. İbrahim (Deli İbrahim) gömülmüş. Avluda ise 1740 yılında I. Mahmut zamanında inşa edilmiş güzel bir şadırvan ve tek odalı bir ilkokul var.

Ayasofya’nın önünde bulunan Osmanlı türbeleri

Ayasofya’dan içeriye girerken dev kapıların ve dev sütunların arasından geçiyorsunuz. Yapıda 107 tane sütunun bulunduğunu da belirtelim. Bu sütunların bir tanesi “Terleyen sütun” olarak isimlendiriliyor ve sütun üzerindeki oyuğa başparmağınızı sokup saat yönünde bir tur çevirirseniz dileklerinizin gerçekleştiğine inanılıyor.

Ayasofya’da bulunan dev kapılardan sadece biri

Ayasofya koridorlarında yürürken her yerde birbirinden güzel mozaiklerin olduğunu da farkediyorsunuz. Bu mozaiklerde Hz. İsa, Meryem Ana, havariler ve imparatorlar resmedilmiş. Zemin ise zamanın eskitmesiyle ve depremlerin de etkisiyle yamur yumur ama bu görüntü size yapının eski olmasından çok, yaşanmışlık hissiyatı veriyor. Bu arada yapının iki kattan oluştuğunu belirtelim. İki kat arasında merdiven değil, spiral şekilde ilerleyen bir rampa inşa edilmiş. Rampanın açısı öyle güzel ayarlanmış ki tırmanırken hiç yorulmuyorsunuz ve ikinci kata geldiğinizde nasıl bu kadar yükseğe çıktım diyerek şaşırıyorsunuz. İkinci kat, aynı zamanda birinci katın balkonu olacak şekilde inşa edilmiş ve ikinci kattan yapının görüntüsü şahane.

Ayasofya’dan mozaik örnekleri

İkinci kattan Ayasofya’nın görüntüsü şahane!

70 metre genişliğindeki ve 100 metre uzunluğundaki ilk kat, çepeçevre birbirinden güzel Hat Sanatı örnekleri ile donatılmış. Bu Hat Sanatı örneklerinin en büyükleri, kubbeye yakın bir yere konumlandırılmış ve üzerilerinde sağda “Allah”, solda “Hz. Muhammet” yazıyor. Çevrelerinde bulunan diğer Hat örneklerinde ise Dört Halife’nin ve Hz. Muhammet’in torunları Hasan ve Hüseyin’in isimleri yazıyor.

Ayasofya’nın ilk katından görüntüler. İlk fotoğrafta bulunan güzel Hat Sanatı eserlerinde sağda “Allah”, solda “Hz. Muhammet” yazıyor.

Dolayısıyla, Osmanlılar da Bizanslılardan devraldıkları bu dünya mirası güzelleştirmek için ellerinden geleni yapmışlar. Ayasofya, 916 yıl kilise, 481 yıl cami olarak işlev görmüş. 1934 yılında Atatürk tarafından müzeye çevrilerek günümüze ulaştırılmış.

 

Sultanahmet Cami

Sultanahmet Cami’nin arazisi, Roma ve Bizans döneminde imparatorların sarayına ev sahipliği yapmış ve saray, 1204 yılında Haçlılar tarafından harabeye döndürülmüş.

Sultanahmet Meydanı’nı süsleyen diğer bir şaheser olan Sultanahmet Cami, Ayasofya’dan çok daha genç. Padişah I. Ahmet döneminde Mimar Sinan’ın çıraklarından Mimar Sedefkar Mehmet Ağa tarafından  1609-1616 yılları arasında inşa edilmiş. Padişah, inşaat bittikten bir yıl sonra ölmüş ve camiye padişahın ismi verilmiş. Mimar, bu görkemli yapıyı inşa ederken Bizans mimarisini, geleneksel İslami mimari ile harmanlamış ve dönemin mimarisinden farklı olarak altı tane minare inşa ettirmiş. O yıllarda Mekke’de bulunan camide de altı minare varmış ve saygısızlık olmasın diye eş zamanlı olarak Mekke’deki camiye yedinci minare eklenmiş.

Aslında burayı camiden çok, külliye olarak isimlendirmek daha doğru olacaktır çünkü yapının içinde, bir külliyede olması gereken tüm elementler var: Türbeler, çeşmeler, imarethane, medreseler, revir, dükkanlar, hamam… gibi.

Sultanahmet Cami

Sultanahmet Cami ve Theodosius Dikilitaşı

Caminin dış kısmında, Arasta Çarşısı’na bakan cephesinde Hünkar Kasrı bulunuyor. Bu binada, namazdan önce ya da sonra padişahlar dinleniyormuş. Camiye ise ilk olarak avludan giriş yapıyorsunuz, bu alanın büyüklüğü caminin iç büyüklüğüne neredeyse eşit. Avlunun ortasında bir şadırvan, çevresinde ise 26 sütun ve 30 tane kubbe bulunuyor.

Sultanahmet Cami’nin dış görüntüsü. Hünkar Kasrı, fotoğrafta sol alt köşede görülüyor.

Sultanahmet Cami’nin avlusu

Camide 260 tane pencere kullanılmış. İçi 52 metre genişliğinde, 53 metre uzunluğunda. Kubbesi ise Ayasofya’nın kubbesinden biraz daha ufak: 22.4 metre çapında ve 43 metre yüksekliğinde. Kubbeyi taşıyan beş metre çapında dört ana kolon (fil ayağı) bulunuyor.

Camiye girdikten sonra yabancıların neden buraya “Mavi Cami” (Blue Mosque) dediklerini daha iyi anlıyorsunuz. Çünkü içeride turkuaz-mavi ağırlıklı renklerin kullanıldığı 21043 İznik çinisi bulunuyor. Bu çinilerin üzerindeki lale, karanfil, zambak, gül desenleri ise özenle işlenmiş. Bu arada İznik’in ya da tarihsel adıyla Nicaea’nın, Hellenistik Yunan, Roma ve Bizans dönemlerinde de önemli bir kent olduğunu hatırlatalım. Hatta Nicaea, Roma döneminde Batı Karadeniz ve Marmara’nın Anadolu’daki kısmını kapsayan Bithynia Eyaleti’nin başkentiymiş. Kısa bir dönem Osmanlı Devleti’nin başkenti de olmuş ama Osmanlı için hep önemli bir kent olarak kalmış. İznik’ten çıkan çiniler ise dünyaca meşhur. Aslında bu şehirdeki çinicilik tarihinin MÖ 7000’li yıllara uzandığı düşünülüyor. İznik çinileri ise son halini 1514 yılından sonra almış. İran’ın Tebriz kentinin alınmasıyla buradaki çini ustaları İznik’e taşınmışlar ve böylece İznik’teki çini geleneği yön değiştirmiş. 17. yüzyıldan sonra da Kütahya, bu konuda adını daha çok duyurmaya başlamış. İznik çinileri, birçok yapıda kullanılmış olsa da belki de en güzel örnekleri Sultanahmet Cami’de bulunuyor.

Sultanahmet Cami’nin içinde 21043 adet İznik çinisi kullanılmış, bu çinilerde kullanılan mavi-turkuaz renginin ağırlığı nedeniyle yabancılar burayı “Mavi Cami” (Blue Mosque) olarak isimlendiriyorlar.

Yazımızın devamı olan “Sarayburnu & Topkapı Sarayı” için buraya tıklayınız…

3701total visits,8visits today

Bir Cevap Yazın