İstanbul Blog 7: Çarşılar Bölgesi – Laleli’den Eminönü’ne

Instagram:  gezenpati_, Facebook: @GezenPatii  

 

Önceki yazımız “Sarayburnu & Topkapı Sarayı” için buraya tıklayınız.

 

İstanbul Blog 7: Çarşılar Bölgesi – Laleli’den Eminönü’ne

3. Laleli’den Eminönü’ne (Çarşılar Bölgesi): Laleli, Beyazıt, Kapalıçarşı, Divan Yolu, Çemberlitaş, Cağaloğlu, Eminönü, Sirkeci, Tahtakale.

Laleli’den Eminönü’ne. Mavi hat, Tarihi Yarımada’nın içinden geçen tramvay hattının rotasını gösteriyor. Sağ üst köşede görülen Marmaray Sirkeci İstasyonu ve sol tarafta görülen Vezneciler-İstanbul Üniversitesi İstasyonu farklı metro hatlarına aitler ama her iki istasyon da birer durak sonra, Yenikapı’da kesişiyor. Sultanahmet Meydanı haritanın sağ alt köşesinde, Topkapı Sarayı sağında kalıyor.

 

Tarihi Yarımada’nın bu bölgedeki her sokağı ilgi çekici aslında ama belli bir sistemle anlatmamız gerekirse rotamızı Laleli’den Eminönü’ne doğru çizeceğiz. Bu bölgeden geçen tramvay hattı ise bütün turistik yerlerin içinden geçiyor ama tramvaylar oldukça kalabalık oluyor. Bu nedenle İstanbul’u bu bölgesini ilk defa gezeceksiniz tıklım tıkış olan tramvayları değil, tabanvayı kullanmanızı tavsiye edeceğiz 😊

Sakinliği sevenler, şehrin bu bölgesinde bunalabilirler çünkü burası, her daim kalabalık ve sokaklar oldukça dar. Zaten tarihi bir bölgede de sokakların çok geniş olmasını bekleyemezsiniz. Ama buraya hem yerliler hem de turistler akın ettiğinden bazen sokaklarda gezmek ızdırap haline gelebiliyor. Yine de bu bölge, İstanbul’un olmazsa olmazlarından.

 

Laleli

Aksaray’ın hemen yanında bulunan Laleli, şehrin en çok otel bulunduran bölgesi. Neden bilmiyoruz ama çoğu yabancı turist de gelip burada kalıyor. Turistlerin bu refleksine anlam veremiyoruz çünkü evet bu bölge tarihi olarak gezmek için harika ama kalmak için çok da ideal bir yer değil. Yine de zevkler ve renkler tartışılmaz deyip, 1763 yılında inşa edilen Laleli Cami’nin önünden yolumuza devam ediyoruz.

 

Beyazıt

Beyazıt Meydanı, 4. yüzyılda Büyük Konstantin Dönemi’nde Forum Tauri olarak isimlendiriliyormuş. Çünkü o yıllarda meydanda bir boğa heykeli bulunuyormuş ve boğa, Latince’de “taurus” demek. İmparator Theodosius döneminde meydan restore edilmiş ve adı Forum Theodosius olarak değiştirilmiş. Bizanslıların yönetimi boyunca meydan, İstanbul’un en büyük meydanı olarak kalmış. Sonra Osmanlılar geldiğinde meydana bir saray inşa etmişler ve Topkapı Sarayı’nın inşası bitene kadar imparatorluğu buradan yönetmişler. Bu nedenle meydanın adı Saray Meydanı olarak anılır olmuş. Devlet yönetimi, Topkapı Sarayı’na taşındıktan sonra bu meydandaki bina “Eski Saray” olarak isimlendirilmiş. Günümüzde bu sarayı, İstanbul Üniversitesi’nin merkez binası olarak biliyorsunuz 😊

Zaten Beyazıt Meydanı’nda da en çok dikkat çeken yapı da Eski Saray’ın yani İstanbul Üniversitesi’nin giriş kapısı. Eski Saray, devlet erkânının Topkapı Sarayı’na geçmesiyle medrese olarak kullanılmış ve burada İslami tarzda bilim ve sanat eğitimi verilmiş. Sonradan binada 1846 yılında, Osmanlıların ilk üniversitesi kurulmuş ve burası İstanbul Darülfünun ismiyle anılmış. 1933’te üniversitenin adı değiştirilmiş ve İstanbul Üniversitesi olmuş.

Kapının altından geçip üniversitenin bahçesine girerseniz içeride Beyazıt Kulesi’ni göreceksiniz. Bu kule, ilk defa 1756 yılında inşa edilmiş ve 85 metre yüksekliğinde. Osmanlı döneminde şehrin en yüksek yapısıymış ve yangın gözetleme kulesi olarak kullanılıyormuş.

Beyazıt Meydanı’nda bulunan diğer önemli yapılar ise Beyazıt Cami, Beyazıt Devlet Halk Kütüphanesi, Hat Sanatları Müzesi ve Orhan Kemal İl Halk Kütüphanesi.

Beyazıt Cami, 1505 yılında Fatih Sultan Mehmet’in oğlu II. Bayezid tarafından yaptırılmış. Mimar, caminin inşasında Ayasofya’yı örnek almış ve Osmanlı’nın en büyük camilerinden biri oluşturulmuş. Bu cami kompleksinin içine hamam, imaret, mektep, türbeler de yerleştirilmiş.

Meydandan Kapalıçarşı yönüne değil de aksi yönde yürürseniz yakınlarda birkaç eser daha bulunuyor. Bunlar: 1543’te Mimar Sinan’ın çıraklık eseri olan ve Kanuni Sultan Süleyman’ın ölen oğlu Şehzade Mehmet için yapılan Şehzade Cami, Damat İbrahim Paşa Medresesi (1720) ve 12. yüzyılda kilise olarak kurulan, sonradan camiye çevrilen Kalenderhane Cami.

Bu arada meydandan Kapalıçarşı’ya bir giriş kapısının da bulunduğunu belirtelim.

 

Kapalıçarşı

Kapalıçarşı, Yedi Tepe İstanbul’un ikinci tepesine kurulmuş (İlk tepenin üstünde Topkapı Sarayı vardı). Kapalıçarşı’nın bulunduğu alan, Bizans döneminden beri ticaret merkezi olarak kullanılıyormuş ve günümüzde olduğu gibi şehrin en canlı olduğu yermiş. Osmanlılar gelince bu ticaret merkezini genişletip geliştirmişler ve 15. yüzyılda çarşıyı inşa etmişler. Böylece Osmanlılar ilk AVM’lerine kavuşmuş olmuşlar 😊

Kapalıçarşı, 111 dönüm alana yayılıyor. Bunun 45 dönümünün üstü kapalı ve 65 sokak üzerinde 3600 dükkan ile 14 han barındırıyor. Osmanlı döneminde hanlar ve kervansaraylar ticaret kervanları için çok önemliymiş. Kervan yollarında birkaç on kilometrede bir mutlaka bir han ya da kervansaray olması gerekirmiş, böylece kervanlar geceleri dinlenebilir, hayvanların karnı doyurulabilirmiş. Acil durumlarda ise bu yapılar, askeri üs olarak kullanılırlarmış. Böylece düşmanın kontrolsüzce sınırlardan içeriye girmesi engellenirmiş.

Kapalıçarşı günümüzde daha çok turistlere hitap ediyor olsa da bizim için de ilgi çekici dükkanlar bulunuyor. Çoğu otantik olan bu dükkanlarda halılar, kilimler, çantalar, deri eşyalar, Ebru ve Hat sanatı örnekleri, hediyelik eşyalar, baharatlar, kitaplar, takılar… satılıyor.

Sokaklarında kaybolmanın güzel olduğu bu çarşı, hâlâ dünyanın en eski ve en büyük çarşılarından biri olarak biliniyor ve her yıl milyonlarca turisti kendisine çekiyor.

Kapalıçarşı’nın doğu cephesinde bulunan Nuruosmaniye Cami de görülmeye değer yapılardan biri. İlk Batı mimarili Osmanlı camisi olarak biliniyor ve 1755 yılında inşa edilmiş. Ayrıca Kapalıçarşı’dan Eminönü’ne kadar olan alanın tamamı aslında çarşı ve bu bölgede aradığınız herşeyi ama herşeyi bulabilirsiniz.

 Kapalıçarşı’dan görüntüler

 

Çemberlitaş & Divan Yolu

Konstantin döneminde Çemberlitaş’ta Forum Konstantin olarak isimlendirilen bir meydan varmış ve meydanın çevresi köşkler, tapınaklar, heykeller ile süslüymüş. Meydanın ortasında, günümüzde bulunan Çemberlitaş Sütunu’nun olduğu yerde yine bir sütun ve sütunun üstünde Konstantin’in heykeli bulunuyormuş. 416 yılında gerçekleşen depremde sütun zarar görünce, demir halkalar ile güçlendirilmiş. 1106 yılında gerçekleşen bir fırtınada Konstantin heykeli düşmüş, yerine bir haç yerleştirilmiş. 1453’te haç yerinden indirilmiş. 1779 yılında çıkan bir yangında ise sütun kararmış. Anlayacağınız, 35 metre yüksekliğindeki Çemberlitaş Sütunu baya bir badire atlatmış. Çemberlitaş’ın çevresinde bulunan mahalle de Osmanlı döneminde zenginlerin yerleşkesi olmuş.

Beyazıt Meydanı’nın önünden geçen Yeniçeriler Caddesi’nin adı, Çemberlitaş’tan sonra Divan Yolu olarak değişiyor. Sultanahmet Meydanı ile Çemberlitaş arasında bulunan Divan Yolu da İstanbul’la neredeyse aynı yaşta. Roma ve Bizans döneminde bu yol, sık sık kralların ve imparatorların ana geçiş yolu olmasından dolayı “Kral Yolu” olarak anılıyormuş. Osmanlı döneminde ise Divan’a giden vezirler ve sadrazamlar da bu yolu kullanmışlar, böylece adı “Divan Yolu” olarak değişmiş.

Çemberlitaş

Tarihi İstanbul’la neredeyse yaşıt olan Divan Yolu

Çemberlitaş Sütunu ve Divan Yolu’nun haritadaki konumu:

Beyazıt’tan başlayarak Yeniçeriler Caddesi ve Divan Yolu boyunca yürürken yol boyunca birbirinden güzel ve tarih yüklü birçok yapı görüyorsunuz. Bunların el belirginleri ise sırasıyla şunlar (Beyazıt’tan Sultanahmet Meydanı’na doğru):

  • Yahya Kemal Müzesi
  • Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Medresesi (1690)
  • Çorlulu Ali Paşa Medresesi (1708)
  • Sinan Paşa Medresesi (1569)
  • Atik Ali Paşa Cami (1496)
  • Pierre Loti’nin evi
  • Çemberlitaş Sütunu
  • Çemberlitaş Hamamı (1584. Mimar Sinan’ın eseri. Şehrin en iyi hamamlarından biri.)
  • Basın Müzesi
  • Sultan II. Mahmut Türbesi (1840)

Sultan II. Mahmut Türbesi’nin içi bir türbeden çok, güzel bir müzeyi anımsatıyor.

  • Şerefiye Sarnıcı (5. yüzyıl): 2018 yılında ziyarete açılan Şerefiye Sarnıcı, İmparator II. Theodosius tarafından inşa edilmiş. 4. yüzyılda yapılan Binbirdirek Sarnıcı ve 6. yüzyılda yapılan Yerebatan Sarnıcı ile birlikte İstanbul’un su ihtiyacını yüzyıllar boyunca Belgrad Ormanı’ndan taşıyarak karşılamışlar.

Şerefiye Sarnıcı

Şerefiye Sarnıcı’nın haritadaki konumu:

  • Köprülü Kütüphanesi (1667)
  • Fuad Paşa Cami (1816)
  • Binbirdirek Sarnıcı (4. yüzyılda Büyük Konstantin tarafından inşa ettirilmiş)
  • Firuz Ağa Cami (1490): Divan Yolu’nun sonunda bulunuyor ve buradan sonra Sultanahmet Meydanı başlıyor.
  • Keçecizade Fuat Paşa Cami ve Türbesi (1869)

Keçecizade Fuat Paşa Cami ve Türbesi (1869)

 

Cağaloğlu

Divan Yolu’nun sonundaki Sultanahmet Meydanı’nı geçtiğinizde Cağaloğlu’na girmiş oluyorsunuz. Bu mahallede, Osmanlı döneminde üst düzey devlet yöneticileri yaşıyormuş. Paşakapısı (Bâb-ı Âli), başlangıçta dönemin başbakanı olan sadrazamın çalıştığı yermiş. Sonradan sadrazamlar, günümüzde İstanbul Valiliği’nin faaliyet gösterdiği Vali Konağı’na taşınmışlar.

İstanbul Vali Konağı

Paşakapısı (Bâb-ı Âli) ile Vali Konağı arasında bulunan Cağaloğlu Hamamı (1741), İran Konsolosluğu, İstanbul Lisesi (1897), Mahmut Paşa Cami (1462), Rüstem Paşa Medresesi (1550) bölgede görülmesi gereken tarihi binalardan birkaçı.

Cağaoğlu Hamamı, İstanbul’un en güzel hamamlarından biri. Aslında hepimiz bu hamamın içini biliyoruz çünkü 2003 yılında Eurovision şarkı yarışmasında birinci olan Sertab Erener, şarkısı “Everyway That I Can”in klibini burada çekmişti.

Osmanlı döneminde hiçbir elçiliğin Tarihi Yarımada’da bulunmasına müsaade edilmezmiş. İran Başkonsolosluğu ise bu konuda tek istisna. Böylece İran-Osmanlı ilişkilerinin o dönem ne kadar iyi olduğu anlaşılabiliyor.

İran Başkonsolosluğu

 

Mahmut Paşa Cami, İstanbul’un en eski camilerinden biri. Fatih Sultan Mehmet’in sadrazamı Mahmut Paşa tarafından inşa ettirilmiş. Rüstem Paşa Medresesi de Mimar Sinan’ın eserlerinden biri.

Ayasofya’dan Sirkeci’ye doğru ana cadde üzerinde yürürken Hamidiye Çeşmesi, Paşakapısı (Bâb-ı Âli) ve Alay Köşkü (1875) ile karşılaşıyorsunuz. Buradan bir zamanlar Topkapı Sarayı’nın bahçesi olan Gülhane Parkı’na giriş bulunuyor.

Hamidiye Çeşmesi

Önde Alay Köşkü, arkada Paşakapısı (Bâb-ı Âli)

 

Sirkeci – Eminönü – Tahtakale

Karmaşık ve dar bir sürü sokağın bulunduğu bu bölge, tarihi boyunca ticaret merkezi olmuş. Burası her zaman kalabalık oluyor ve Kapalıçarşı ile birlikte muhtemelen dünyanın en büyük çarşılarından birini oluşturuyor. Bu sokaklarda aradığınız herşeyi bulabilirsiniz. Dışarıdan birşeye benzemeyen hanların bile içine girdiğinizde şaşırıp kalıyorsunuz, bu kadar dar bir alanda, bu kadar çeşitliliğe sahip dükkan nasıl olur diye.

Eminönü’nden Sultan Ahmet Meydanı’na kadar olan çarşı alanında her türlü görüntüyü görebilirsiniz. Güzel eski binalar, günümüzde artık pek bulunmayan bir şekerleme olan macun, tarihin eserlerin üzerinde dinlenen kediler… bunlardan sadece birkaçı 😊

 

Kapalıçarşı daha çok turistlere hitap ederken, özellikle Tahtakale bölgesi daha çok yerlilere hitap ediyor. Evlenecek misiniz? Buraya gelin. Evinize muhabbet kuşu mu alacaksınız? Buraya gelin. Elektronik eşya mı arıyorsunuz? Buraya gelin. Boncuk alıp kolyenizi kendiniz mi yapacaksınız? Yine buraya gelin. Dediğimiz gibi bu mahallelerde bulamayacağınız birşey yok. Amacınız alışveriş olmasa, sadece gezmek için bile gitseniz mutlaka elinizde bir-iki torbayla geri döneceğinize emin olabilirsiniz. Dükkanlar o kadar çeşitli ve renkli ki bir süre sonra kendinizi illa ki bir dükkanın içinde buluyorsunuz.

1889 yılında II. Abdülhamit tarafından Alman bir mimara inşa ettirilen Sirkeci Garı, aynı zamanda Marmaray Metro İstasyonu’na ev sahipliği yapıyor. Bu istasyondan birkaç dakikada, Anadolu Yakası’ndaki Üsküdar’a geçebiliyorsunuz. Bu istasyonda aynı zamanda İstanbul Demiryolu Müzesi de bulunuyor.

Sirkeci Garı’nın çevresi

Sirkeci’de bulunan diğer ilgi çekici yerler, 1909 tarihli Büyük Postane Binası ve binası 1898 yılında inşa edilen Türkiye İş Bankası Müzesi.

Eminönü’nde bulunan yapılar ise Yeni (Valide Sultan) Cami, Mısır Çarşısı, Rüstem Paşa Cami, Ahi Çelebi Cami (15. yüzyıl) ve Zindan Han.

 

Yeni (Valide Sultan) Cami & Mısır Çarşısı: Her iki eseri bir arada anlatmak daha doğru olur çünkü Mısır Çarşısı, Yeni Cami’nin bir parçası olarak inşa edilmiş. III. Mehmet’in annesi, III. Murat’ın eşi Safiye Sultan, Mimar Sinan’ın çırağı Davut Ağa’dan bir caminin yapılmasını istemiş ve ilk inşaat 1597 yılında başlamış. Ancak sonraki yıllarda Davut Ağa idam edilmiş ve yerine Dalgıç Mehmet Ağa görevlendirilmiş. 1603 yılında III. Murat ölünce başa I. Ahmet geçmiş. Eski Harem’i dağıtan yeni padişah, Safiye Sultan’ı eski saraya (Beyazıt’ta bulunan İstanbul Üniversitesi binası) göndermiş. I. Ahmet, Safiye Sultan’ın başlattığı inşaatla hiç ilgilenmemiş ve yapı o şekilde uzun yıllar beklemiş.

1663 yılında IV. Mehmet’in annesi Turhan Hatice Sultan, durmuş olan inşaatı tekrardan gündeme getirmiş ve devam edilmesi için Mimar Mustafa Ağa’yı görevlendirmiş. İnşaat, 1664 yılında tamamlanmış ve böylece 67 yıl aradan sonra Yeni Cami & Mısır Çarşısı ortaya çıkmış.

Yeni Cami’nin mimari dizaynı Sultanahmet Cami’ye çok benziyor. Başka bir deyişle, caminin avlusu, caminin kendisi ile aynı büyüklükte ve kare şeklinde. 66 tane kubbe bulunan avlunun ortasında yine Sultanahmet Cami’deki gibi bir şadırvan bulunuyor.

Mısır Çarşısı ise Kapalıçarşı’dan sonra İstanbul’un en büyük kapalı çarşısı. Yabancılar buraya “Baharat Çarşısı” diyorlar çünkü Osmanlı döneminde burada başta Mısır’dan olmak üzere çok çeşitli baharatlar ve otlar satılıyormuş. Günümüzde de baharatçılar var ama sayıları oldukça azalmış durumda. L şeklinde olan çarşının köşesinde ise Turhan Hatice Sultan’ın türbesi bulunuyor.

Yeni (Valide Sultan) Cami

Mısır Çarşısı

 

Rüstem Paşa Cami (1561): 1522 yılında Kanuni Sultan Süleyman’ın Topkapı Sarayı’nda bir kızı dünyaya gelmiş ve padişah, kızına Farsça’da “güney ve ay” anlamına gelen Mihrimah ismini koymuş. Mihrimah, padişahın en sevdiği kızı olmuş ve onu hep el üstünde tutmuş. 1539 yılında o döneme göre evlendirme çağında olan Mihrimah’ın iki tane damat adayı varmış. Biri Diyarbakır Valisi Rüstem Paşa, diğeri de Mimar Sinan. Ancak o yıllarda Mimar Sinan, ellili yaşlarında ve evli olduğundan, Mihrimah’ın Rüstem Paşa’ya daha uygun olduğu düşünülmüş. Mimar Sinan ise gizliden gizliye Mihrimah’a hep aşık kalmış.

Aradan zaman geçmiş, Mihrimah Sultan, Mimar Sinan’ı huzuruna çağırmış ve İstanbul’da güzel bir yerde kendi adına bir cami yapılmasını istemiş. Böylece 1548 yılında Üsküdar’da Mihrimah Sultan Cami ortaya çıkmış.

Rüstem Paşa bu süre zarfında çok zenginleşmiş, hatta padişahtan sonra imparatorluğun ikinci en zengin adamı olmuş ve sadrazamlığa yükselmiş. 1561 yılında hayatını kaybettiğinde Mihrimah Sultan, Mimar Sinan’ı bir daha çağırmış ve ölen kocası adına bir cami yapılmasını istemiş. 1563 yılında da çinilerle süslü Rüstem Paşa Camisi’nin inşası bitmiş.

1562 yılında Mihrimah Sultan hızını alamamış, Mimar Sinan’ı tekrardan huzuruna çağırmış. Yine kendisi adına, İstanbul’un güzel bir yerinde bir cami daha istemiş. Mimar Sinan da ona 1565 yılında Edirnekapı’da ikinci Mihrimah Sultan Cami’yi inşa etmiş. Caminin yanında bulunan Büyük Çukur Han da camiyle birlikte inşa edilmiş.

Bu süre zarfında Mimar Sinan’ın Mihrimah’a olan aşkı hep taze kalmış ve ona hiç kavuşamamış. Ama Mihrimah adına inşa ettiği iki camide ona olan aşkını gizli gizli sanatına yansıtmış. İlkbahar aylarında Beyazıt Kulesi’ne çıkarsanız (O dönemler İstanbul’un en yüksek yapısı), Edirnekapı’daki cami minaresinin arkasından güneş batarken (Mihr), Üsküdar’daki iki minarenin arasından ay (Mah) doğmaktadır. Böylece “güneş ve ay” anlamına gelen Mihrimah, Mimar Sinan tarafından ölümsüzleştirilmiş.

Bazı kaynaklara göre bu hikayenin doğru olmadığı iddia ediliyor ama hikaye o kadar romantik ki, gerçek olmasa bile insan inanmak istiyor 😊 Güneşin batışı ve ayın doğuşu teorisini de teyit edemedik ama bir gün Beyazıt Kulesi’ne yolumuz düşerse sırf sizin için bu teorinin gerçek olup olmadığını görmek için burada güneşin batışını bekleyeceğiz 😊

Zindan Han: 19. yüzyılda inşa edilen Zindan Han’ın içinde bulunan Cafer Baba Türbesi, Bizanslıların inşa ettiği Haliç surlarının günümüze ulaşan son parçasında bulunuyor.

 

Galata Köprüsü

Kağıthane ve Alibeyköy dereleri, denizle ilk buluştuğu yerde bir haliç oluşturur. “Haliç” denildiğinde aklımıza ilk olarak  Tarihi Yarımada’yı Beyoğlu (Pera)’dan deniz parçası aklımıza gelir ama aslında “haliç” kelimesi, coğrafi bir terimdir. Haliçler, genellikle gelgitin yoğun olarak görüldüğü yerde, bu gelgit sebebiyle oluşan akıntıların etki yaptığı yerlerde akarsu ağızlarının huniye benzer bir biçimde genişlemesiyle oluşur. Bu şekilde oluşan geniş doğal su yollarına “haliç” adı verilir.

Bizim için en meşhur haliç, İstanbul’un Haliç’idir. Muhtemelen şekli boynuza benzediği için Antik Yunanlılar tarafından buraya “χρυσό κέρας” (Hriso keras, “altın boynuz”) ismi verilmiş ve günümüzde de yabancılar Haliç’i “Altın Boynuz” (Golden Horn) olarak isimlendirmektedirler. Osmanlılar buraya “İstanbul’un körfezi” anlamındaki Haliç-i dersaadet ismini vermişler ve zamanla halk arasında kısaca Haliç olarak anılır olmuş.

İstanbul’un tarihi boyunca Tarihi Yarımada’dan Beyoğlu’na kısa yoldan ulaşmak gündemde olmuş ve Haliç’e birçok köprü yapılıp yıkılmış. Şu an Haliç’te beş tane köprü var. Bunlardan biri olan Galata Köprüsü de aynı şekilde birkaç kez yapılıp yıkılmış. Günümüzde bulunan köprü, 1994 yılında inşa edilmiş.

Hem yayalara hem de araçlara açık olan bu köprü, olta balıkçılarının uğrak yeri. Her gün bir sürü insan Galata Köprüsü’ne gelip kafa dağıtmak için saatlerce burada vakit geçiriyor. Köprü, iki kattan oluşuyor. Alt katı ise tamamen balık lokantaları ile dolu ve buralara uğrayıp manzara eşliğinde balık yemeyen neredeyse yok gibidir. Balık yemiyorsanız bile bu yerlerin birinde oturup birşeyler içmeniz gerekir.

Galata Köprüsü’nün iki ayağında da çok sayıda iskele bulunuyor ve buradan neredeyse tüm İstanbul’un iskelelerine ulaşım sağlayabiliyorsunuz. Ayrıca köprünün hem ayaklarından hem de üzerinden şehir manzarası oldukça güzel.

Eminönü’nden solda Galata Köprüsü, karşıda Beyoğlu (Pera) ve Galata Kulesi

 

Süleymaniye Cami

Yedi Tepe İstanbul’un üçüncü tepesinde bulunan bu cami, 1558 yılında Mimar Sinan tarafından külliye olarak inşa edilmiş. Caminin inşa edilmesindeki amaç, Kanuni Sultan Süleyman’ın tahta çıkışının 39. yıldönümünü kutlamakmış. Mimar Sinan, nasıl Beyazıt Meydanı’na yakın olan Şehzade Cami’yi çıraklık eseri, Edirnedeki Selimiye Cami’yi ustalık eseri olarak kabul ediyorsa, Süleymaniye Cami’yi de kalfalık eseri olarak kabul ediyormuş.

Camide Kanuni Sultan Süleyman, eşi Hürrem Sultan, II. Süleyman ve II. Ahmet’in türbeleri de bulunuyor.

Galata Kulesi’nden Süleymaniye Cami. Mimar Sinan, Süleymaniye Cami ile örnek aldığı Ayasofya’yı mimari anlamda yakalamış.

Bu arada caminin denize bakan köşesinde İstanbul Üniversitesi’ne ait ufak bir Botanik Bahçesi bulunuyor.

Yazımızın devamı olan “Tarihi Yarımada’nın Güneyi” için buraya tıklayınız…

11281total visits,8visits today

Bir Cevap Yazın