Kapadokya Blog 2/21: Kapadokya’da Manastır Yaşamı & Özeleştiri

Instagram:  gezenpati_, Facebook: @GezenPatii  

Önceki yazımız için buraya tıklayınız.

Kapadokya Blog 2/21: Kapadokya’da Manastır Yaşamı & Özeleştiri

 

Kapadokya, Manastır Yaşamı ve Aziz Büyük Basil

Kapadokya, II. yüzyıldan itibaren Hristiyanlar için önemli bir dini merkez haline gelmiş. Hristiyanlık, Roma İmparatorluğu içinde yayılmaya başladığı zaman daha çok köleler ve yoksullar arasında tutunmuş. Milattan sonraki ilk yüzyıllarda bu yeni dine inananların bir kısmı biraz gözlerden uzak yaşamayı tercih etmişler. Hristiyanlar bu şekilde Bizans dünyasında manastır yaşamlarına başlamışlar. İlk manastır yaşamı Mısır ve Suriye’de başlamış, süratle Anadolu’ya ve Yunanistan’a ulaşmış. Doğu Kilisesi (Ortodoks)’nin Hz. İsa’nın mağarada doğduğunu kabul etmesi nedeniyle insanlar manastır yaşamını özellikle mağaralarda yaşamayı tercih etmişler. Bu nedenle insanlar mağara yoksa, kayaları oymayı tercih etmişler (Peribacalarında ve yer altı şehirlerinde olduğu gibi). Batı Kilisesi yani Katolikler’in Hz. İsa’nın ahırda doğduğuna inanması nedeniyle manastır yaşamının batıya ulaşması daha geç olmuş.

Bugün bile Hristiyanlık için önemli biri olan ve IV. yüzyılda Hristiyanlığı şekillendiren Aziz Büyük Basil (Kendisi aynı zamanda Kayseri piskoposuymuş), Mısır ve Suriye’deki manastır yaşamlarını incelemiş (B harfi Yunancada V olarak okunur, aslında Vasil doğru söylenimi ama tüm kaynaklarda Basil yazdığı için aykırılık etmek istemedim 🙂 ). Buralardaki insanlar çok içlerine dönükmüş ve kendi nefislerine işkence ediyorlarmış. Aziz Büyük Basil bu anlayışı reddederek kardeşi Nyssalı Aziz Gregorius ve Nazianuslu Aziz Gregorius ile birlikte itaat, çalışma ve kendini dine verme ilkelerine dayanan yeni bir doktrin geliştirmiş. Bu doktrin, Kapadokya’daki manastır yaşamının merkezi haline gelmiş ve günümüzdeki Ortodoks manastır yaşamının temelini oluşturmuş.

Bu üç teoloji üstadının oluşturduğu yeni manastır hayatı, VI. yüzyılda İtalya’da kurulan Katolik Benedikten Tarikatı üzerinde de büyük etkileri olmuş. Manastırlar, ulaşması zor olan yerlere kurulmuş ve manastırlardaki keşişlerin çalışması bir ibadet biçimi sayılmış. Böylece manastırların çevresindeki topraklar işlenmiş, yeni mağaralar oyulmuş ve duvarlar ikonlarla süslenmiş. Katolik kilisesinin aksine keşişler önemliymiş, üç keşiş bir araya gelip bir manastır kurabiliyormuş. Manastırların en önemli görevleri arasında çocuklara eğitim vermek, öksüz ve yetimlere bakmak, tarımsal sorunları çözmek gibi meseleler bulunuyormuş.

Bu manastırlarda çok düşünmek, az konuşmak erdem kabul ediliyormuş. Cemaat, günümüzdeki Ortodoks kiliselerinde olduğu gibi çanlarla değil, tahta tokmakla vurularak çağırılırmış. Ortodoks dünyasında ilk kez çan, XVIII. yüzyılda Ruslar tarafından kullanılmaya başlanmış. Ayrıca topluca kilise ayini söyleme eyleminin ilk Kapadokya’dan, Aziz Basil’in doktrinlerinden çıktığı düşünülüyor.

Trabzon’da bulunan Sümela Manastırı’ndan bahsederken Yunanistan Halkidiki’de bulunan Athos Dağı manastırlarından da bahsetmiştik. Günümüzde hâlâ faal olan bu manastırların yaşam biçiminin ilk temellerinin Aziz Basil tarafından atıldığı düşünülüyor (Sümela ve Athos manastırları hakkındaki yazımızı okumak için buraya tıklayınız).

Büyük Konstantin döneminden sonra Hristiyanlar inançlarını daha özgür yaşayabilmeye başlamışlar ama insanlar manastır yaşamını ve mağarada yaşamayı gelenek haline getirmişler. Sonraları bu mağaralar, Sasani ve Arap istilacılarından korunmak isteyenlere de sığınak olmuş.

 

Kapadokya Kiliselerinin Freskleri

Kapadokya kiliselerinde çok sayıda fresk var ama bunların çoğu ya tahrip edilmiş ya da ışık aldığı için silinmiş. Geriye kalanların altında kasıtlı olarak ateş yakılmış ve ateşin isiyle fresklerin korunması amaçlanmış. Ama bazı yerlerde bu ateş yakma işleminin abartıldığını ve isten de fresklerin tamamen kapandığını gördük (Belki bu da kasıtlı yapılmıştır, bilemiyoruz). Ama tüm tarihi yerlerimizde olduğu gibi Kapadokya kiliselerinde de kendini bilmez magandalar fresklerin üzerlerine isimlerini yazmışlar. Tarihte hiçbir yer edinemeyecek olan bu karakterlerin, tarihte yer edinmeye çalışma şekillerini algılayamıyoruz.

Neyse… Biz fresklerin ya da fresksizliğin bu görüntülerinden çok rahatsız olduğumuz için hangi fresk ne anlama geliyor üzerinde çok fazla düşünmedik. Ama keşke düşünseydik diyorum çünkü aslında her biri bir hikaye anlatıyor ya da inanç sisteminin bir ögesini tasvir ediyor. Yanınızda bir rehber bulunursa, nerede hangi freski görmeniz gerektiğini size daha detaylı anlatacaktır ama biz bireysel gezdiğimiz için böyle bir imkana sahip olmadık.

Ayrıca unutmamalıyız ki, Kapadokya’da bulunan kiliselerin ve fresklerin bazıları İslamiyet’in bile öncesine dayanıyor. Dolayısıyla bazı Hristiyanlar için bu coğrafya “hac” gibi algılanıyor. Nasıl Müslümanlar, Hz. Muhammed’in örümcek ağı sayesinde ölümden kurtulması hikayesini etkilenerek dinliyorlarsa, Kapadokya’ya gelen bazı Hristiyanlar için, Kapadokya kiliselerinin ve fresklerinin hikayelerini dinlemek onları derinden etkiliyor.

Kapadokya kiliselerinde görülen fresklerde çok farklı şeyler tasvir edilse de en çok karşılaşılan sahneler şunlardır:

Fresklerde en çok tasvir edilen sahneler

  1. Günahkarlar için Af Dileme (Deesis): En çok rastlanan sahnelerden biri. Genelde İsa’nın sağında Meryem, solunda Vaftizci Yahya resmedilir. İsa, günahkarlar için af diler.
  2. Müjde: Melek Gabriel, Yusuf’la nişanlı olan Bakire Meryem’i ziyaret eder ve Meryem’e Tanrı’nın Ruhu tarafından hamile kalacağını, bir oğlan doğurup adını İsa koyacağını belirtir.
  3. Beytüllahim’e Yolculuk: İmparator Augustus zamanında ilk nüfus sayımı yapılacağı için herkesin kendi şehrine gidip kayıt yaptırması gerekiyormuş. Yusuf ve karnı burnunda Meryem de bu amaçla Nasıra’dan Beytüllahim’e doğru yola koyulurlar.
  4. Doğum: Meryem ve Yusuf, Beytüllahim’e ulaştıklarında kalacak bir han bulamazlar ve İsa bu nedenle bir ahırda dünyaya gelir.
  5. Üç Müneccimin Tapınması: Gaspar, Merkür ve Baltazar isimli üç kişi, doğuda İsa’nın yıldızını görürler. Önlerinde giden bu yıldızı takip ederek İsa’nın doğduğu yere ulaşırlar ve ona taparlar. Bu kişilerden biri genç, biri orta yaşlı, diğeri de yaşlıdır. Giyinişleri kralların giyinişleri anımsattığından bu sahne “Kralların Tapınması” olarak da isimlendirilir.
  6. Mısır’a Kaçış: Dönemin Yahudiye Kralı Herodes, İsa’nın doğduğunu öğrenir ve Beytüllahim’le çevresinde bulunan iki yaşına gelmemiş bütün bebeklerin öldürülmesini buyurur. Melekler, Yunus’a görünerek İsa’yı ve Meryem’i Mısır’a kaçırmasını söyler.
  7. Lazarus’un Dirilişi: Meryem’in ve Marta’nın abisi Lazarus hastadır ve iyileşmesi için İsa’dan yardım isterler. İsa, Lazarus’un yanına gittiğinde dört gün önce ölmüştür ve bir mağaraya gömülmüştür. İsa, gözlerini gökyüzüne dikerek Lazarus’u dışarı çağırır ve Lazarus, bedeni bezle sarılmış olarak gömüldüğü mağaradan dışarı çıkar.
  8. Kudüs’e Giriş: İsa, eşek üzerinde Kudüs’e girer ve Kudüs halkı onu çok güzel bir şekilde karşılar. İsa orada halk arasında pek sevilmeyen Zakkeus’un evinde kalır ve ondan değişeceğine dair söz alır.
  9. Vaftiz: İsa, Yahya tarafından vaftiz edilmek üzere Şeria Nehri’ne gelir. İsa, vaftiz olup sudan çıkar çıkmaz gökler açılır ve Tanrı’nın Ruhu’nun güvercin biçiminde İsa’nın üzerine konduğu görülür.
  10. Başkalaşım: İsa, bir gün Petrus, Yahya ve Yakup’u yanına alarak dağa çıkar. İsa dua ederken yüzü değişir ve parlak bir ışık demeti ile sarılarak Musa ve İlyas’la konuşmaya başlar. Konuşmalarının konusu, İsa’nın Kudüs’te gerçekleşecek olan ölümüdür.
  11. Son Akşam Yemeği: İsa, havarileriyle son bir akşam yemeği yer ve bu yemekte ihanete uğrayacağını açıklar ama ona kimin ihanet ettiğini söylemez.
  12. Yahuda’nın İhaneti: Yahuda, yetkililere kimin İsa olduğunu belirtmek için sarılır ve İsa tutuklanır. Sonra Yahuda vicdan azabı çeker ve intihar eder.
  13. İsa’nın Çarmıha Gerilmesi: Çarmıh, Farsça’da “dört çivi” anlamına gelen “cehar mıh” kelimesinin Türkçeleştirilmiş hâlidir (Tavla oynarken dört için “cehar” yerine kısaca “car” diyoruz). İsa, bu sahnede dört yerinden (ellerinden ve ayaklarından) iki kalas parçasına çivilenir (mıhlanır). Çarmıhın önündeki asker de İsa son nefesini vermeden önce elindeki mızrağı İsa’nın göğsüne saplar.

 

Özeleştiri

Neredeyse her yazımızda yaptığımız gibi, Kapadokya için de özeleştiri yapacağız. Tekrarlıyoruz, özeleştirilerimizdeki amaç, kendimizi geliştirmek, yermek değil. Ama Kapadokya konusundaki özeleştirilerimizde biraz acımasız olacağımızı belirtmemiz gerekiyor.

Kapadokya hunharca tüketilen bir bölge. Bölgede yüzlerce, belki de binlerce tarihi kilise var ama hiçbirine bakılmıyor. Oransal olarak baktığımızda belki yüzde biri ziyarete açık. Açık olanlar da dahil olmak üzere hepsi çürümeye bırakılmış durumda. Eski insanlar yapıları dayanıklı yapmışlar ama sağlam olanlara kontrolsüz sayıda turistin giriş çıkışına izin veriliyor. Bu da yapıların dayanıklılığını düşürüyor. Örneğin Göreme Açık Hava Müzesi’nde “20 kişi kapasiteli” yazan bir kilisenin içinden en az kırk kişinin çıktığını gördük.

Birçok peribacası ve tarihi yapıda derin çatlak ve kırık hatları var. Hiçbiri umursanmıyor ve zaman içinde hepsi tek tek çökmeye başlayacak. Örneğin Gomeda Vadisi’nde bulunan Aziz Basileos Kilisesi’nin yakın bir tarihte çöktüğüne şahit olduk ve çok üzüldük. Daha geçen seneye kadar yapının sağlam olduğunu öğrendiğimizde daha da çok üzüldük.

Mustafapaşa Gomeda Vadisi’nde bulunan Aziz Basileos Kilisesi ☹

Muhtemelen yetkililer “Zaten yüzlerce kilise var, biri eksilse ne olacak” kafasındalar. Ama varolanlar da çok kötü durumda. Freskleri silinmiş, harabeye dönmüş ve bakımsızlıktan dökülüyorlar. Bu gidişle birkaç on yıla Kapadokya’da gezecek tarihi bir yer bulamaz hale geleceğiz. Hatta daha da kötüsü bu yapılar içeride ziyaretçiler varken yıkılabilir.

Mesela yeraltı şehirlerinin neredeyse tamamı yeterince ilgi görmüyor. İçlerinde sadece Derinkuyu ve Kaymaklı yeraltı şehirleri biraz daha iyi durumda ama görülebilen yerleri bu yeraltı şehirlerinin sadece yüzde beşi civarında. Geri kalanı göçme tehlikesiyle kapalı ve açık olan kısımlar da aşırı ziyaretçi nedeniyle bir gün çökebilir. Yeraltı şehri deyip geçmeyin, Mısır Piramitleri gibi gizemi çözülemeyen yapılar bunlar ve kimse de gizemlerini çözmek için yeterince çaba sarfetmiyor.

Bölgede çok sayıda otel ve restoran peribacalarının içlerine yerleşmiş durumda ve “mağara” konsepti altında odalarından yüksek fiyatlar istiyorlar. Ya da tarihi kervansarayların içinde bir işletme yoksa, bakımsızlıktan dökülüyorlar. Bu yapıların içlerine yerleşilmesi mi daha yanlış yoksa bakımsızlıktan dökülmeleri mi buna karar veremedik… Çünkü peribacası dediğimiz yapıların malzemesi oldukça yumuşak. Dokunduğunuz yer ufalanıyor ya da yürüdüğünüz zemin aşınıyor ve zaman içerisinde bu yapıların da ortadan kalkması an meselesi olabilir.

Daha da kötüsü peribacalarının ve yer altı şehirlerinin kişilerin tapu sınırları içinde olması. Herhangi bir yeraltı şehri birisinin arazisinde olabilir, bu nedenle bazı yeraltı şehirlerine arazi sahiplerinin izniyle girilebiliyor. Ya da hiç girilemiyor.

Gittiğimiz yeri sömürmekte üzerimize yok. Mesela Avusturyalılar el atmasa şu an ziyaret edebileceğimiz bir Efes Antik Kenti’miz olmayacaktı. Ki zaten Avusturyalıları da bıktırmışız. Yerli halktan duyduğumuz kadarıyla Kapadokya’yla da İtalyanlar ilgilenmiş ve bizim yetkililer buna müsaade etmemiş. Onun yerine biz birşeyler yapmalıyız ve topraklarımızdaki tarihi birikimlere sahip çıkmalıyız. Çünkü koruma altına almamak da neredeyse yok etmek kadar kötü.

Şu haliyle bile Kapadokya kendisine bir sürü turist çekiyor ama bu şekilde giderse turistlere gösterebileceğimiz pek birşey kalmayacak. 1985 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne giren bu yer, yavaş yavaş tükeniyor. Saçma sapan şeylere tonla ödenek ayrılıyor ama kültürel ve tarihi değerlere nedense hiç ödenek kalmıyor. Topraklarımızda bakımsız kaldığı için yok olmak üzere olan birçok tarihi ve kültürel yer var ve bu kadar dar bir coğrafyada, bu kadar tarihi yer barındıran dünyada sayılı ülke var. Ülkemizin değerini bilelim ve daha akıllıca şeylere ödenek ayıralım.

Sadece ödenek ayırmak da yetmez, televizyonlarda saçma sapan programlar gösterileceğine, tarihi yerlerimiz tanıtılmalı, insanlarımızın buraları ziyaret etmesi sağlanmalı ve topraklarımızda geçmişte yaşamış olan medeniyetlerle ilgili bilgilendirilmeliyiz. Çünkü geçmişini bilmeyen bir halk, geleceğini de iyi yönetemez.

Kapadokya ise dünyada tek. Eşi benzeri başka hiçbir yerde yok. Değerini bilelim ve sahip çıkalım…

 

Yazımızın devamı olan “Kapadokya’da Ne Yapılır?” için buraya tıklayınız…

4975total visits,85visits today

Bir Cevap Yazın