Karadeniz Blog 2/6 – Trabzon & Rize Hakkında

Instagram:  gezenpati_, Facebook: @GezenPatii  

Önceki yazımız için buraya tıklayınız.

Blog 2 – Trabzon & Rize Hakkında

Trabzon Rize’den daha eski bir şehir. Antik Yunanlılar Trabzon’a “masa” anlamındaki Trapezous (Τραπεζοῦς), Rize’ye ise “yokuşlar” anlamındaki Rizaion (Ριζαίον) ismini vermişler.

Rize’nin kuruluş yılı tam olarak bilinmiyor. MÖ VIII. yüzyılda bölgeden bahsedilmiş ama şehrin kuruluşunun milattan sonraki ilk yüzyıllarda gerçekleştiği tahmin ediliyor. Trabzon ise MÖ VIII. yüzyılda Miletoslular tarafından kolonize edilmiş. Bir İyonya kenti olan (İzmir ve çevresinde bulunan Antik Yunanlılar) ve günümüzde Aydın sınırları içinde bulunan Miletos kentinin sakinleri için koloni kurmak bir gelenekmiş. Önceki yazılarımızda Miletos’tan bahsettik. Bu kadim şehir hakkında daha fazla bilgi almak için buraya tıklayabilirsiniz…

Trabzon, Tarihi İpek Yolu’nun üzerinde bulunmuş. Bu sayede bölge, tarihi boyunca dinlerin, dillerin ve kültürlerin erime potası olmuş. Her milletten insan buralarda barış içinde yaşamış. Trabzon’dan çıkan yollar Kafkaslar’a, İran’a ve Mezapotamya’ya kadar uzanmış, limanından çıkan gemiler Avrupa kıtasına yük taşımış. Eskiden, günümüzde olduğu gibi Zigana yine Trabzon’u Anadolu’nun iç kısımlarına bağlayan önemli bir geçitmiş.

Trabzon, MÖ III.-MS I. yüzyıllar arasında Pontus Krallığı’nın başkentliğini yapmış. Pontus Krallığı’nı ilhak eden Romalılar da, şehre gereken önemi vermişler. Romalılar yönetime geldiklerinde Rize bölgesinin adını Rhizus/Rhizaeum, Trabzon’un adını Trebizond olarak değiştirmişler (Roma’nın resmi dili Latinceydi). Trabzon, başkenti Caesarea (Kayseri) olan Kapadokya Eyaleti’nin bir parçası haline getirilmiş. Evet, yanlış duymadınız. Doğu Karadeniz toprakları da “Kapadokya” olarak anılıyormuş. Günümüzde bildiğimiz Kapadokya ise bu tarihsel eyaletin çekirdek kısmında bulunuyor.

MS 258 yılında barbar bir Cermen kavmi olan Gotlar tarafından Trabzon yağmalanmış (Gotlar, Batı Anadolu’da Efes hariç tüm kentleri de harabeye çevirmişti). Şehir yeniden inşa edilmiş ama eski önemini kaybetmiş. III. yüzyılda ise şehir Hristiyanlık ile tanışmış.

Şehir Hristiyanlık ile tanıştıktan sonra 270 yılında Vazelon Manastırı, 386 yılında Sümela Manastırı inşa edilmiş. Günümüzde Sümela Manastırı’nı bilmeyen yok ama Vazelon Manastırı, çürümeye bırakılmış.

Romalıların yıkılmasıyla yönetime Bizanslılar gelmiş. VII. yüzyılda Trabzon’a bir üniversite kurulmuş. Şehre sadece Bizans’tan değil, Ermenistan’dan da öğrenciler gelmiş. İtalyan asıllı Venedikliler ve Cenevizliler, Trabzon’u çok sevmişler. Yüzyıllarca Trabzon limanı üzerinden ticaret yapmışlar ve şehir tekrardan canlanmaya başlamış. X. yüzyıldan sonra ise şehir, Müslüman tüccarların uğrak yeri olmaya başlamış. Trabzon şehir merkezinde bulunan Saint Anne (Küçük Ayvasıl) Kilisesi ve Ortahisar Cami (Eski adı Panaghia Chrysokephalos Kilisesi), kentte bulunan Bizans yapılarıdır.

1071 yılındaki Malazgirt Savaşı’ndan sonra bölge kısa bir süreliğine Selçuklu yönetimi altında bulunmuş, sonra Bizanslılar yeniden yönetimi devralmışlar. Haçlı Seferleri’nden sonra Trabzon, 1204-1461 yılları arasında Trabzon İmparatorluğu (Lazistan Krallığı)’nun başkentliğini yapmış. 1461 yılında ise Rize ve Trabzon toprakları, Osmanlılar tarafından ele geçirilmiş.

Osmanlılar döneminde bölgedeki halklar aynı şekilde yaşamaya devam etmişler. Trabzon, zengin bir şehirmiş ve Osmanlı İmparatorluğu içinde okuma-yazma oranı en yüksek bölgelerden biriymiş. Şehirde tiyatro, opera binası gibi sanatsal yapılar inşa edilmiş.

XIX. yüzyıldan itibaren bölgenin demografik yapısı değişiklik göstermeye başlamış. Müslümanlar bölgeye dalga dalga gelmeye başlamışlar ve Hristiyanların çoğu Kırım ve Güney Ukrayna’ya göç etmişler. Ama asıl değişim, Cumhuriyetimizin ilk kurulduğu yıllardaki Mübadele Yasası ile gerçekleşmiş ve bölgedeki Rumlar, Yunanistan’a göç ettirilmiş.

Günümüzde Trabzon-Rize ahalisinin çoğunluğu Türk kökenli olsa da içlerinde Çerkez, Laz, Müslüman Rum, Ermeni, Rus, Ukraynalı, Gürcü asıllılar da az sayıda değil. Bölge, tarihinin en “homojen” demografik yapısını yaşıyor çünkü kökeni ne olursa olsun herkes Müslüman ve Türk kavramları altında bir bütün olmuş. Hatta halkının büyük bir kısmı muhafazakar ve milliyetçi olarak biliniyor.

Muhafazakarlık ve milliyetçilikten bahsetmişken Karadenizlilerin diğer özelliklerinden bahsetmeden de olmaz. Genel olarak gördüğümüz tez canlı ve çabuk öfkelenen bir halkı var. Fazla diklerine gitmeyin derim 😊 Ama özellikle kadınları çok çalışkan, misafirperverlik en üst noktada, aile-arkadaş-dost bağları çok güçlü. Bu özelliklerinden dolayı Atatürk bile korumalarını özellikle Trabzon ve Giresun’dan seçmiş 😊

Bu nedenle öyle başınıza buyruk dağlarda yürüyüş yapamazsınız. Sizi gören köylüler hemen sorguya çekmeye başlarlar. Sizden hoşlanmazlarsa başınızda birdenbire bir sürü insan bulabilirsiniz. Bu nedenle bölge aslında oldukça güvenli ya da güvensiz, niyetinize bağlı 😊

Karadenizliler silahı da çok seviyorlar. Her türlü etkinliklerinde silah patlatmaya bayılıyorlar. Neyse ki son yıllarda gerçek silahlar yerini büyük oranda kurusıkılara bırakmış. Diyelim evden silah patlattınız ve amacınız bir şeyi kutlamak. Hemen komşulardan da cevap gelmeye başlıyor 😊 Komşular diyoruz ama evler birbirinden oldukça uzak. Ege’de bin kişinin yaşadığı alanda Karadeniz’de belki de yüz kişi bile yaşamıyor.

Evler birbirinden oldukça uzak olduğu için Ege’de bin kişinin yaşadığı alanda Karadeniz’de belki de yüz kişi bile yaşamıyor (Fotoğraf, Sultan Murat Yaylası’ndan)

 

İnsanlar çok güler yüzlü ve çok yardımsever. Bu nedenle misafirseniz sizi mutlu etmek için kendilerini yırtıyorlar. Hemen çaylar demleniyor, önünüze mıhlamalar, kuymaklar, mısır ekmekleri, hamsiler, kara lahanalar, ballar, fındıklar seriliyor. Yöre yemekleri ise şahane. Bölgenin unu, peyniri bile bir ayrı lezzetli. Batı’da “mıhlama-kuymak” kavram karmaşası yaşanıyor ama bizim yediğimiz mıhlama, mısır unu-yöresel peynir-tereyağından yapılmışti; kuymakta ise peynir yoktu, tereyağı yerine kaymak bulunuyordu.

Doğu Karadenizliler horon tepmeyi de çok seviyorlar. Geçmişinin Pontus Rumlarından geldiği düşünülen horon, özellikle bayramların, düğünlerin ve hasat zamanlarının en çok sevilen etkinliği (Bu nedenle Yunanistan’ın geleneksel halk oyunları içinde de horon var). Biz bayramda gittiğimiz için köyün gençleri bir araya toplanıp sabaha kadar horon tepip, kurusıkılarla horonlarına eşlik etmişlerdi.

Bölgenin kendine ait ağzı ise ülke çapında meşhur. Özellikle eski nesilleri anlamak bizim için bazen çok zordu. Nasıl İzmir’in kendine ait kelimeleri varsa (Çamaşır suyu yerine klorak, çekirdek yerine çiğdem, simit yerine gevrek, elektrik sigortası yerine asfalya gibi…), Doğu Karadeniz’in de kendine ait bir lügatı vardı. Hatta bu lügat oldukça zengindi. Rumcadan, Lazcadan geçen kelimeler anlaşılması zor olan ağızlarını daha da zorlaştırıyordu. Burada sadece gözlemimizi söyleyeceğiz: Karadeniz ağzında “ç” ve “c” seslerinin söylenişinin hafif peltekliği, bize Yunanca’daki “ç” ve “c” seslerinin peltekliğini anımsattı. Neticede Türkler ve Rumlar bu topraklarda yüzyıllarca yaşadı. Teorimizin mantıksız olmadığını düşünüyoruz 😊

Her yer gibi bu güzel diyar da mükemmel değildi tabii. Tanıştığımız hemen herkes bayram için memleketindeydi. İşsizlik, imkansızlıklar nedeniyle halkın çoğunluğu başta İstanbul olmak üzere şehirlere göç etmişti. Karadeniz seyahatimiz esnasında İstanbul’da yaşıyorduk ve o zaman neden İstanbul’da tanıştığım kişilerin neredeyse yarısının Karadenizli olduğunu daha iyi anladık. Meydana gelen aşırı göç nedeniyle nüfus azalıyordu. Öğrenci bulamayan okullar tek tek kapanmıştı. Ama her yer ilginç bir şekilde kız ve erkek yurtları ile doluydu. Devlet okullarının yerine din bazlı özel eğitim kurumlarının varlığı bizi açıkçası üzdü. Ayrıca köy merkezlerinde sadece erkek gördük. Kadınlar dağlarda çay topluyor, erkekler ise kıraathanelerde okey oynuyorlardı. O dağlarda ise çay toplamak gerçekten de dünyanın en zor işlerinden biri. Kadınlar sırtlarında kilolarca ağırlıktaki dev küfelerle dimdik yokuşları tırmanıp iniyorlardı.

Bu arada çayın Karadeniz’de çok eski bir geçmişi olmadığını öğrendiğimizde şaşırdık. Çünkü bizim için çay eşittir Karadeniz’dir ve her iki kavram ayrı düşünülemez. Hatta Türk eşittir çaydır. Çünkü Türkler, dünyada kişi başı çay tüketiminde açık ara farkla dünya birincisidirler (Kahvede ise Finliler birinci. Konu hakkındaki yazımızı okumak için tıklayınız…) Osmanlı döneminde ise çay yokmuş. Yemen’den getirilen kahve geleneği, imparatorluğa yayılmakla kalmamış, imparatorluk sınırları dışına taşmış. Şu ana kadar dört tane Balkan ülkesi gördük: Sırbistan, Bosna-Hersek, Yunanistan, Hırvatistan. Dördünde de kahve kültürü çok baskındı. Hatta Boşnak arkadaşım bana çayı sadece hasta olduklarında tükettiklerini söylemişti. Boşnaklara, Sırplara, Yunanlılara, Hırvatlara kahveyi öğreten Türkler, kahveyi büyük ölçüde bırakıp çaya sarılmışlar. Ama neden?

XX. yüzyılın başlarına kadar Karadeniz’de çay yokmuş. Hatta burada portakal ve tütün tarlaları bulunurmuş. Yüzyılın başlangıcında meydana gelen sert hava şartları nedeniyle tarım arazileri mahvolmuş ve tarım gerilemiş. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Karadeniz’e Gürcistan’dan çay getirilmiş ve bölgenin kaderi değişmiş. İnsanlar çayı çok sevmişler, çay ise yeni topraklarını çok beğenmiş. Böylece eski Osmanlı devletleri kahve içmeye devam ederken, Türkler daha çok çay içer olmuş.

Güneyce-Rize’deki bir çay tarlası

 

Karadeniz aynı zamanda fındık üretiminde dünya birincisi. Milyonlarca insan fındıkla uğraşıyor ve fındık ihracatı sayesinde ülkemize her yıl üç milyar dolar para giriyor. Ama bu konuda da televizyonda haklı bir eleştiri izlemiştik. Biz milyonlarca insanla üç milyar dolar kazanırken, fındığı en çok satın alan İtalyan Ferrero firması (Nutella’nın üreticisi), birkaç bin kişilik çalışanıyla on milyar dolar ciro yapıyor. Fındıkta dünya birincisi olmamız çok güzel birşey ama bu konudaki kazancımızı daha etkili bir şekilde kanalize etmemiz gerektiğini düşünüyoruz.

Karadeniz aynı zamanda denizcilikte de önemli bir üs. Başta hamsi olmak üzere soframıza gelen birçok balık Karadeniz’den geliyor. Ama bilinçsiz yapılan avlanma nedeniyle de balıklarımız yıldan yıla azalıyor. Bu arada Karadeniz gerçekten de kara bir denizmiş 😊 Ege’nin Akdeniz’in maviliği burada yoktu. Zemininden mi gökyüzünde sürekli bulunan bulutlardan mı kaynaklı bilmiyoruz ama deniz oldukça koyu renkliydi. Ayrıca Karadeniz’de muhteşem sahiller var ama kimse denize girmiyor. Zemininin uygun olmadığı ve tehlikeli olduğu söylense de dibindeki Batum (Gürcistan)’da herkes bikiniyle geziyordu 😊

Herşeyi ile büyüleyici bir coğrafya Doğu Karadeniz Bölgesi. İnsan buralara aşık olmadan geri dönmüyor. İsviçre’nin Alpleri nasıl meşhursa, Karadeniz de o kadar meşhur olmayı hakediyor. Dikkatli bir planlamayla ve doğaya saygı duyularak turizm bu bölgede geliştirilmeli, tarihi alanların hepsi ortaya çıkarılmalı ve iş alanları yaratılarak ters göç teşvik edilmeli. Böylece hem büyük şehirler nefes alır, hem yöre halkı mutlu olur hem de ülkenin tüm ekonomisi İstanbul-İzmit hattında yoğunlaştırılmamış olur.

Trabzon-Rize bölgesinde gezilecek çok yer var. Bizim ise bunlara vaktimiz yetti, şimdi sırasıyla bu yerleri görelim:

Yazının devamı için buraya tıklayınız.

 

 

2101total visits,3visits today

Bir Cevap Yazın