Doğu Likya : Demre, Myra, Andriake, Noel Baba, Finike, Limyra

Instagram:  gezenpati_, Facebook: @GezenPatii  

 

Doğu Likya : Demre, Myra, Andriake, Noel Baba, Finike, Limyra

Mavi suları, yemyeşil ormanları ve Toroslar’ın karla kaplı tepeleri ile cennetten bir parçamız olan Teke Yarımadası, günümüzde Muğla-Burdur-Antalya il sınırlarının içinde bulunuyor ve bu yarımada, antik dönemde Likya olarak biliniyor. Biz de bu bölgeye Likya diyeceğiz çünkü hem tüm dünya burayı bu isimle anıyor hem de Anadolu topraklarına ayak attığımız andan itibaren genetik ve kültürel olarak karıştığımız birçok halktan biri olan Likyalılarla da aynı mirası paylaşıyoruz.

Likya (Teke Yarımadası)’nın haritadaki yeri

Likya ismine ilk olarak Likya Yolu kavramı ile aşina olmaya başladık. Fethiye-Antalya arasında bulunan 509 kilometre uzunluğundaki bu antik yol, doğa ve trekking severlerin Türkiye’de en çok sevdiği rotalardan biri. Doğal ve tarihi güzellikleriyle ön plana çıkan bu yolu tamamlamak ise 4-5 hafta sürüyor. Biz, bu yazımızda Likya Yolu’ndan değil, Likya’nın doğusunda bulunan ve araçla daha kolay ulaşılabilen değerlerimizden bahsedeceğiz.

MÖ 3.binlerde Anadolu coğrafyasının büyük bir kısmının yerli halkı olarak kabul edilen Luvilerin genelde uzantısı olarak kabul edilen Likyalılar, Likçe dilini konuşuyorlarmış. Luvice, Pisidce (Burdur Göller Bölgesi’nde yaşayan Pisidialıların konuştuğu dil), Karyaca (Güneybatı Anadolu’da yaşayan Karyalıların konuştuğu dil) dillerine yakın olan Likçe, Hint-Avrupa Dil Ailesi’ne aitmiş ve Likçe A ve B olarak isimlendirilen iki diyalekti bulunuyormuş. Ancak Likçe henüz tam çözülebilen bir antik dil değil. Zaman içerisinde Fenikelilerin alfabelerini almışlar ama yazımlarında kendine özgü semboller de kullanmışlar, bu durum da dilin çözülmesini zorlaştırmaktaymış. Bu arada Yunan alfabesini olarak bildiğimiz karakterlerin aslında Yunan değil, Fenike kökenli olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Fenikeler, Doğu Akdeniz kıyılarında kadim bir uygarlık kurmuşlar ve günümüzün Suriye, Lübnan, İsrail topraklarında yaşamışlar. Önce Anadolu’yu sonra da Yunanistan’ı kültür, ekonomi, dil, din gibi konularda çok etkilemişler. Sanıldığının aksine medeniyet önce Doğu’dan Batı’ya Anadolu’ya ulaşmış, oradan da daha Batı olan Yunanistan’a gelmiş.

Likya, MÖ 2.binde Lukka olarak isimlendiriliyormuş ve bu coğrafyada yaşayan Likyalılar kendilerine Termilai diyorlarmış. Bilinen ilk Likya birliği ise MÖ 15.yüzyılda, yayılan Hitit egemenliğine karşı oluşmuş. MÖ 13.yüzyılda gerçekleşen Troya Savaşı’nda ise Likyalılar, bir Hellen ülkesi olan Mikenlere (Akhalara) karşı birleşip Troyalıların yardımına koşmuşlar.

MÖ 8.yüzyıla gelindiğinde tüm Akdeniz çanağında gerçekleşen yoğun Hellen kolonizasyonu ile Likyalılar, Yunanlılarla daha yakın irtibat kurmaya başlamışlar ve Hellenler, Lukka’yı Likya olarak isimlendirmişler. MÖ 500’lerde gerçekleşen Pers istilasında ise Likyalıların tekrardan birlik olduğunu biliyoruz. Bu dönem Likyalılar, Pers tehdidine karşı Yunanlıların oluşturduğu Attika-Delos Birliği’ne “düşmanımın düşmanı benim dostumdur” diyerek katkıda bulunmuşlar.

MÖ 4.yüzyılda Likyalıların bir ayaklanması sonucunda toprakları, Karya egemenliğine bağlanmış. MÖ 330’larda Makedonya’dan seferine başlayan Büyük İskender, Ege kıyılarını takip ettikten sonra Likya kıyılarından ilerlemiş ve bu noktadan sonra tüm Anadolu coğrafyasında olduğu gibi burada da yoğun Hellenleşme görülmüş ama Likyalılar, ulusal bilinçlerini hâlâ kaybetmemişler.

Likya, Büyük İskender’in ölümünden sonra imparatorun komutanlarınca kurulan krallıklar olan Ptolemaios, Lysimakhos, Seleukos krallıkları tarafından yönetilmiş. MÖ 188’e gelindiğinde ilginç bir olay olmuş. Yine Büyük İskender’ın kurduğu imparatorluğun ardılı sayılan ve başkenti Bergama (Pergamon)’da bulunan Pergamon Krallığı’nın, Seleukos Krallığı ile olan savaşında Romalılar, Pergamonlulara yardım etmişler. Savaşı kaybeden Seleukoslularla, Apameia (Günümüzün Dinar’ı) Antlaşması yapılmış. Bu antlaşmaya göre Likya bölgesinin yönetimi, Rodos’a bağlanmış. Bu durum Likyalılarda şiddetli hoşnutsuzluğa neden olmuş ve kurdukları birlikten Roma’ya temsilci göndermişler. Bu temsilciler, “Likyalılar, Miken değil, Troya topraklarına aittir” diyerek 1000 yıl önce gerçekleşen Troya Savaşı’na atıfta bulunmuşlar. Böylece Hellen olan Rodos yönetimini reddedip, Anadolulu olduklarının altını çizmişler. Romalılar ise bu isteği kabul edip, Likyalıların Rodos’tan ayrı bir ülke olmasına karar vermişler ve böylece MS 43 yılına kadar Likya, bağımsız bir ülke olmuş.

MS 43 yılında Likya, Roma egemenliğinin altına girmiş ve imparatorluğun bir eyaleti olmuş. Likya eyaletinin başkenti olan Patara’da 1994 yılında bulunan bir anıt, en önemli arkeolojik buluntuların arasına girmiş. Patara Yol Anıtı (Stadiasmus Patarensis) olarak isimlendirilen bu anıt, Likya’da bulunan 53 antik kentin varlığından ve bu antik kentlerin birbiri ile olan mesafesinden bahsediyor! Ve günümüzde bu antik kentlerin bazılarının yerini hâlâ bilmiyoruz! Başka buluntulardan da yola çıkarak bölgeye Roma döneminde çok sayıda yatırım yapıldığını ve olağanüstü sık bir yol ağıyla örüldüğünü anlıyoruz. Dolayısıyla Likyalılar, Roma’nın MS 4.yüzyılda gerçekleşen iç huzursuzluğuna kadar oldukça parlak bir dönem geçirmişler.

Likya Bölgesi’nde çok sayıda antik kent bulunuyor. Patara Yol Anıtı’nda bahsi geçen 53 antik kentin hepsinin yerini hâlâ bilmiyoruz. Günümüzde bu antik kentlerin bir kısmında yerleşim devam ediyor. Örneğin Fethiye’nin Telmessos, Kaş’ın Antiphellos, Kekova Üçağız’ın Teimiussa olarak geçmişte yaşanılan yerler olduğu biliniyor.

Kırmızı kutu içinde bulunan yerlerden ise bu yazımızdan bahsedeceğiz.

Roma’nın bölünmesiyle Doğu Roma (Bizans) yönetimine giren Likyalılar, zamanla Hristiyanlaşmışlar. 7.yüzyıl piskoposluk listelerinde ise bölgede 37 antik kentin varlığından söz ediliyor. Bu döneme kadar Mısır’dan gelen tahıl, Andriake ve Patara limanları üzerinden İstanbul (O dönem adı Konstantinopolis)’a taşınmış. Ama diğer Likya limanları da tüccarlar, Bizans donanması ve Haçlılar için önemli bir durak olmuş. 7.yüzyılda gerçekleşen Arap istilalarından sonra ise Bizans’ın zayıfladığını, dolayısıyla Likya’nın da ışığının azaldığını görüyoruz.

1071 Malazgirt Zaferi’nden sonra Anadolu’ya giren Türklerin Likya’ya gelmesi ise biraz geç olmuş. Likya’daki ilk Türk egemenliği, 1204 yılında İstanbul’un Haçlılar tarafından yakılıp yıkılmasından sonra gerçekleşmiş. Yöreye hakim olan Teke Ailesi nedeniyle burada Tekeoğulları Beyliği kurulmuş. Günümüzde Likya’ya bu nedenle Teke Yarımadası diyoruz. Ancak yarımada daha uzun yıllar mücadelelere sahne olmuş ve bölge; Türkler, Venedikliler, Cenevizliler ve Rodos Şövalyeleri arasında sürekli el değiştirmiş. Kesin Osmanlı himayesi ise 1479 yılında gerçekleşmiş.

Bu süre zarfında tüm Anadolu gibi Likya da hem Türkleşmiş hem de Müslümanlaşmış ama hiçbir zaman Türkler, kendinden önceki halkları kıyımdan geçirmemişler. Böylece yine tüm yurdumuzda olduğu gibi bu bölgede de zengin bir gen ve kültür havuzu oluşmuş. Bu nedenle Likya’da bulunan değerler aynı zamanda bizim de bir parçamızdır, bu yadsınamayacak bir gerçektir ve tüm bu değerlerin hepsi bizim zenginliğimizdir.

Bu zenginliğe, doğal ve tarihi güzellikler de karışınca ortaya dünyanın en güzel yerlerinden biri çıkmış. Önünüzde masmavi bir denizi, arkanızda yemyeşil gür ormanları ve onların da üstünde bembeyaz karlı kaplı tepeleri dünyada çok az yerde görebilirsiniz. Bu nedenle Likya, güzel yurdumuzun cennet köşelerinden biri.

Gezimizde anlatacağımız yerler, Likya’nın doğu bölgesini kapsayacak. Ancak, gezdiğimiz noktaya giderken Fethiye-Kalkan-Kaş rotasını izlediğimiz için kısacık da olsa Batı Likya’yı görme şansımız oldu. Asıl gezi rotamızda ise sırasıyla Demre-Finike-Kumluca-Adrasan-Olympos ve Phaselis bulunuyor.

 

Kısaca Batı Likya

Fethiye Körfezi manzarası ile Likya’ya merhaba diyoruz. Aylardan Nisan olmasına rağmen solda karla kaplı olan dağa da dikkat edin.

Kalkan. Fethiye-Kalkan arasında Tlos, Saklıkent, Pınara, Ksanthos, Letoon, Patara gibi çok önemli noktalar bulunuyor. Ama bu yerleri başka bir gezimize saklıyoruz.

Bol virajlı Kalkan-Kaş yolunda şahane koylar bulunuyor. Bu koyların en meşhuru olan Kaputaş Plajı alttaki fotoğrafta görülüyor.

Kaş’ın yukarıdan görünümü. Karşıda görülen ufak Meis (Meyisti/Kastellorizo) Adası, Güney Kıbrıs hariç Yunanistan’ın doğudaki son toprağı.

 

Demre, Myra, Andriake, Noel Baba

Demre, Doğu Likya gezimizdeki ilk durağımız. Verimli bir ovaya kurulmuş çok sayıdaki seraya ev sahipliği yapan bu toprakların upuzun kumsalları var. Bunların arasında Sülüklü ve Andriake plajları en çok öne çıkanlar. Demre’nin yerleşiminin bittiği yerde bulunan Beymelek Lagünü ise ilginç bir görüntü ortaya çıkartıyor.

Demre ve Beymelek Lagünü

Demre’de oldukça güzel kumsallar bulunuyor. Andriake Antik Kenti’nin körfezinin alüvyonlarla dolması ile ortaya çıkan Andriake Plajı ise harika bir manzaraya sahip.

 

Andriake

Demre-Kaş Yolu’nun kenarında bulunan Andriake Antik Kenti’ni görmenizi tavsiye ederiz. Aslında Andriake’yi antik kent olarak isimlendirmek çok doğru değil. Burası, Demre’nin merkezinde bulunan Myra Antik Kenti’nin dış mahallesi ve limanı. Önünde görülen bataklık ise nehrin getirdiği alüvyonlarla dolmuş ve böylece limanın 1 kilometre ilerisinde Andriake Plajı oluşmuş. Şu an bu bataklık alan kuşları kendisine çekiyor, bu nedenle Demre Kuş Cenneti olarak da isimlendiriliyor.

Likya kıyılarında çok sayıda liman varmış. Andriake, Patara ve Phaselis ise bu limanların arasında en önemlileriymiş. Bu liman aynı zamanda Mureks olarak adlandırılan, kumaşa mor renk veren ve eldesi oldukça pahalı olan boyanın da üretildiği en önemli merkezlerden biriymiş. Roma dönemini konu alan filmleri ve dizileri hatırlayın. Sadece senatörlerin ve imparatorların bu rengi kullandığını farkedeceksiniz. İşte o dönemler Mureks denildiğinde akla ilk gelen yer Andriake’nin bağlı olduğu Myra Antik Kenti’ymiş.

Andriake’de kilise, hamam, liman yapıları, agora, Mureks işlikleri, sarnıç, agora, sinagog ve MS 2.yüzyılda İmparator Hadrianus’a adanmış Granarium yapılarını görüyorsunuz. Liman yapısı ve silo olarak inşa edilen Granarium, günümüzde restore edilerek Likya Uygarlıkları Müzesi’ne dönüştürülmüş.

Myra’nın liman mahallesi olan Andriake’nin önü, nehrin getirdiği alüvyonlarla dolarak kuşlar için önemli bir durak noktası haline gelmiş ve bu alüvyonlar aynı zamanda Andriake Plajı’nı ortaya çıkarmış.  Sol tarafta Andriake’nin kalıntıları bulunuyor.

Sol tarafta Andriake’nin yapıları, sağ tarafta bir zamanlar deniz olan körfez görülüyor.

Myra ve Andriake, antik dönemde sadece üst sınıfın giyebildiği Mureks boyasının en önemli üretim merkezlerinden biriymiş. Myra da adını bu boyadan almış.

 Andriake’de hamam, kilise, liman yapıları, sinagog, sarnıç, agora, Mureks işlikleri, sinagog gibi yapılar bulunuyor.

2009 yılında Andriake’de keşfedilen sinagog, Anadolu Akdenizi’nin ilk sinagogu olma özelliğini taşıyor. Sinagogda bulunan bu levha, 7 Kollu Musevi şamdanı (Menorah) olarak isimleniyor ve yanındaki Granarium (Likya Uygarlıkları Müzesi)’da sergileniyor.

Granarium’un restore edilmesiyle hizmete açılan Likya Uygarlıkları Müzesi’nde, Likya bölgesine ait çok sayıda bilgilendirme panosu ve yine bu bölgeden çıkan eserleri göreceksiniz.

 

Myra

Demre, olduğu gibi Myra Antik Kenti’nin üzerinde bulunuyor. 12.yüzyılda gerçekleşen doğal bir afet sonucunda Demre (Myros) Çayı’nın yatağı değişmiş, gelen alüvyonlar, antik kentin üzerinde 4-9 metre kalınlığında bir tabaka oluşturmuş. Günümüz binaları da bu tabaka üzerine kurulmuş. Ama insan ister istemez “Demre’nin altı kazılsa acaba Türkiye’nin Pompeii’sini bulur mu” diye düşünmeden edemiyor. Tabii İtalya’nın Napoli kentine yakın olan Pompeii’de durum biraz daha farklı. Orada MS 1.yüzyılda patlayan Vezüv Yanardağı, Pompeii ve Ercolano (Herculaneum) kentlerinin tamamen küller altında kalmasına ve kentte yaşayan insanların da bu kül tabakasının altında mumyalaşarak hayatlarını kaybetmesine neden olmuştu. Myra’daki felaket bu kadar hızlı olmuş mudur bilmiyoruz ama yine de insan merak etmiyor değil.

Bu nedenle gezilen antik kent, gerçek sınırlarını hiçbir şekilde yansıtmıyor. Ama müze alanı içinde bulunan tiyatro yapısı ve kaya mezarları şahane. Bu kaya mezarlarının görsellerinin Türkiye tanıtımında da sık sık kullanıldığını görüyoruz.

Likya’da bulunan kaya mezarları ise oldukça özgün bir yapıya sahipler. Kaunos, Dalyan’dan başlayan bu mezar tipini Limyra, Finike’ye kadar görmek mümkün. Likya karakterindeki bu mezarlar, dönemin ev mimarisini yansıtıyor ve başka hiçbir heryerde bu mimarideki mezarları bu kadar yoğun olarak görmüyoruz. Likya’nın doğusunda ise kaya mezarları bulunmuyor çünkü buradaki antik kentlerde Hellen ve Roma etkisi daha yoğun görülüyor. Likya mezarlarının en ilginç özelliklerinden biri ise o dönemin şehir merkezlerinde bulunması. Antik dönemde Likya hariç tüm kentlerde mezarlar, şehrin dışında görülürken, Likyalılar bu mezarları şehrin en işlek yerine kurmayı tercih etmişler.

Adını Mureks boyasından alan Myra Antik Kenti. Dağın üstünde bulunan hisar ise şehrin Akropol alanını oluşturuyor.

Myra’da bulunan kaya mezarları, Türkiye’nin tanıtım görsellerinde sıkça kullanılıyor ve harika bir görüntüye sahip.

Limyra’da bulunan bu yapı, antik dönemdeki Likya evlerini canlandırmak için yapılmış. Dikkat ederseniz ev mimarisinin, mezar mimarisiyle birebir örtüştüğünü göreceksiniz. Günümüzde Teke Yarımadası’nın bazı köylerinde ufak tefek de olsa bu ev mimarisini görmek mümkün.

Geçmişte kaya mezarlarının nasıl göründüğünü bu resimden anlayabilirsiniz.

Myra Antik Tiyatrosu. 10 bin kişi kapasiteli tiyatro Hellenistik Dönem’de kurulmuş, Romalılar tarafından genişletilmiş.

Ve tiyatro ile ilgili ufak bir video 😊

 

Noel Baba (Aziz Nikolaos) Kilisesi

Günümüzde bilinen Noel Baba ya da Santa Claus karakterinin Anadolulu olduğunu ve Hristiyanlar için kutsal bir aziz olduğunu biliyor muydunuz? MS 3.yüzyılda Antalya’nın Patara kentinde dünyaya gelen ve hayatının önemli bir kısmını Myra (Demre)’da piskoposluk yaparak geçiren Noel Baba’nın asıl adı Nikolaos. Kendisi hayatı boyunca birçok mucize gerçekleştirdiği için ölümünden sonra azizlik mertebesine yükseltilmiş, bu nedenle Aziz Nikolaos olarak anılıyor.

Burada, tüm semavi dinlerinde görüldüğü üzere Aziz Nikolaos konusunda da çok tanrılılığın/Paganizmin ön kapıdan kovulup, arka kapıdan içeri alındığını görüyoruz. Örneğin, Hristiyanlığın gelmesinden önce denizlerin ve gemicilerin tanrısı olan Poseidon’un, Hristiyanlıkla birlikte Aziz Nikolaos şeklinde evrildiğini görüyoruz ve bu evrilme tabii ki her zamanki gibi bir mucize ile gerçekleştiriliyor. Bir rivayete göre, Kudüs’e hac için giden gemiciler, bir fırtınaya tutulmuşlar. Teknenin yelken direği kırılmış ve yan yatan tekneden iki denizci denize düşmüş. Aziz Nikolaos onları denizden kurtarmış ve aziz, ettiği dualar sonucunda fırtınayı dindirmiş. Gemiciler tekrar tekneye geri getirildiklerinde yelken direğinin sağlam olduğunu görüp hayrete düşmüşler ve ikmal için teknelerini Myra’nın liman mahallesi Andriake’ye yanaştırmışlar. Denizciler hemen şükranlarını sunmak için bu kiliseye gelmişler ve Aziz Nikolaos’u karşılarında tekrar görünce çok şaşırmışlar. Bu nedenle o dönem gemiciler arasında “Dümenini Aziz Nikolaos tutsun” demek ve teknelere azizin ikonasını asmak gelenek haline gelmiş. Kudüs’e hac için gidenler ise Myra’daki bu kiliseyi ziyaret etmeden yollarına devam etmemeye başlamışlar. Hikaye gerçekten çok sağlam çünkü bu şekilde hem eski dinde dümeni tutan Poseidon’un yeni dine adapte edildiğini, şükranların kilisede sunularak artık bu yeni dinin kurumunun yüceltildiğini hem de Myra’nın ticari getiri olarak güzel bir hikaye ile buluştuğunu görebiliyoruz. Antik dönemde aynı zamanda tüm kentlerin koruyucu bir tanrısı/tanrıçası olduğunu da biliyoruz (Efes’te Artemis, Teos’ta Dionysos gibi), Hristiyanlık ile bu gelenek aslında hâlâ devam ediyor ve Noel Babamız ile koruyucu aziz/azize kadrosuna bir kişinin daha katıldığını görüyoruz. Günümüzde Almanya’nın Freiburg, İtalya’nın Bari ve Napoli, Amerika’nın New York kentlerinin koruyucu azizi Nikolaos olarak kabul ediliyor 😊

Aziz Nikolaos, çocukların koruyucusu olarak da biliniyor. Batılı ülkelerde Noel Baba kıyafetli abilerimizin sakal takıp, giyinip, çocukları kucağına oturtup onlara hediyeler dağıttını biliriz, hatta Noel gecelerinde bacadan içeri girip Noel ağacının üzerindeki çoraplara hediyeler bıraktığı da klasikleşmiş bir olgudur. Bu konuda ise iki rivayet vardır. İlk rivayette Aziz Nikolaos’un yaşadığı dönemde açlık had safhadaymış ve insanlar açlıktan ölmemek için cesetleri ve hayvan leşlerini yemeye başlamışlar. Bir kasap, üç çocuğu yiyecek vermek vaadiyle evine getirmiş ama asıl amacı dükkanına et sağlamakmış, bu nedenle çocukları öldürmüş. Aziz, kasabın evine gidip çocukların cesetleri önünde dua etmiş ve bu üç çocuk da böylece yeniden dirilmiş. İkinci rivayete göre, yine azizin döneminde kızların evlenmesi için çeyiz hazırlanması gerekiyormuş ve bu nedenle evlenemeyen kızlar, genelevde çalıştırılıyorlarmış. Yaşlı ve fakir bir babanın üç tane kızı varmış ama tüm çabalarına rağmen kızlarına çeyizlik hazırlayamamış. Aziz Nikolaos da her kızın evlenme çağı geldiğinde bu eve ya pencereden ya da bacadan bir kese altın bırakmış. Hatta bacadan bıraktığı bu keselerden biri, kızlardan birinin şöminenin önünde kuruttuğu çorabının içine düşmüş. Böylece hikayelerin harmanlanarak kafamızda beliren Noel Baba karakteri yavaş yavaş oluşmaya başlamış.

Popüler Noel Baba karakteri, karla birlikte anılır, geyikler tarafından çekilen bir kızakla dolaşır. Halbuki Noel Baba’nın asıl memleketinde asla kar yağmaz 😊 Burada da Aziz Nikolaos’un İskandinavya Mitolojisi’ndeki Odin’le harmanlandığını görüyoruz.

Karakter, kırmızı renkle birlikte anılır. Çünkü kırmızı, kanı temsil eder ve Taş Devri’nden beri insanoğlu bu rengi, yaşamın yenilenmesi olarak görür. Bu nedenle kırmızı; Anadolu’nun kadim baş tanrıçası Kibele’de, İbrahim Peygamber’de, Meryem Ana’da, Mevlana’da ve daha bilimum çeşit kutsal varlık/kişide ana renk olarak öne çıkar.

Böylece mitler, hikayeler, inanışlar, gelenekler iyice harmanlanır ve bildiğimiz tontik Noel Baba’ya kavuşuruz 😊 Aslında günümüzde inanılan hemen herşey bu tarz mitlerin harmanlanmasıyla ortaya çıkmıştır ve Noel Baba da bu binlerce mit harmanlama ürünlerinin sadece bir tanesidir.

Şimdi gerçek hayata geri dönelim. 6.yüzyılda Aziz Nikolaos Kilisesi’nin azizin mezarı üzerine inşa edildiğine inanılıyor ve kilise, Bizans ve Ortaçağ sanat tarihinin önemli bir anıtı olarak kabul ediliyor. Yapı, Bizans’la alakalı olduğundan Ortodoks Hristiyanlar, özellikle de Ruslar tarafından kutsal kabul ediliyor. Bu nedenle 19.yüzyılda kilise, bizzat Rus Çarı tarafından geniş çaplı bir onarımdan geçirilmiş. Biz de müzeye çevrilen kiliseyi ziyaret ettiğimizde içerideki ziyaretçilerin neredeyse tamamı Rustu ve hepsi sürekli dua ederek azizlerini anıyordu.

 +  = 

Yukarıda anlattığımız Noel Baba hikayesinin özeti. Aziz Nikolaos + Odin = Noel Baba 😊

Aziz Nikolaos’un mezarı üzerine 6.yüzyılda inşa edildiği düşünülen kilise, Ortodoks Hristiyanlar, özellikle de Ruslar tarafından kutsal kabul ediliyor.

Kilise, Bizans ve Ortaçağ sanat tarihi için önemli bir yapı olarak kabul ediliyor.

 

Finike & Limyra

Finike’den başlayan kumsal, neredeyse 21 kilometre boyunca kesintisiz ilerliyor ve Kumluca’ya bağlı Mavikent’te sona eriyor. Yazın gitmediğimiz için denizi nasıldır, yüzmesi keyifli midir bilmiyoruz ama görüntüsü oldukça hoştu 😊 Finike sahil bandı boyunca kumsala neredeyse hiç dokunulmamış, sahilin bittiği yerde karayolu, karayolunun arkasında ise apartmanlar görülüyor. Bu nedenle Finike’yi yapılaşma ve tarz olarak biraz Atina’nın sahil bandına benzettik diyebiliriz.

Finike’nin Atina’ya benzeyen sahil bandı.

Demre-Finike arasında bulunan Mağralı Koyu da şahane bir yer.

Finike merkeze 7 kilometre mesafede bulunan Limyra Antik Kenti bu bölgedeki asıl hedefimizdi. Limyra, MÖ 2.binli yıllarda Hitit kaynaklarında Zumarri, Likçe kaynaklarda ise Zemuri olarak isimlendiriliyor. Ancak antik kentte bu tarihlere dair henüz bir kalıntı bulunabilmiş değil. Kentte bulunabilen en eski kalıntılar ise MÖ 7.yüzyıla ait.

Limyra, MÖ 380-360 yılları arasında Perikle tarafından Likya’nın yönetim merkezine dönüştürülmüş ve yerleşim, kentin akropol/tepe kısmında yoğunlaşmış. Perikle, Pers karşıtı bir tutum izlemiş ve Likya’yı Perslerden temizlemiş, bu nedenle Büyük İskender Likya’ya geldiğinde, Perikle sayesinde bu topraklardan çok rahat geçmiş.

Roma ve Bizans döneminde de kentin önemli bir yer olduğu görülüyor. Örneğin kent, Bizans döneminde piskoposluk merkeziymiş, hatta Osmanlılar geldikten sonra da kent kullanılmış ve buraya 15.yüzyılda bir Bektaşi tekkesi açılmış.

Ama kenti en çok Gaius Caesar ile biliyoruz. MS 1.yüzyılda Roma İmparatoru Augustus’un halefi olarak ilan ettiği bir yaşındaki torunu Gaius Caesar, Limyra’da hayatını kaybetmiş. Bu nedenle Limyra’ya torunu için bir anıt mezar inşa edilmiş. Ancak antik kentte görülecek fazla birşey maalesef kalmamış, zaman, doğa ve insanlar buraya hoyrat davranmış, bu nedenle gördüklerini algılamak konusunda biraz zorlanıyorsunuz.

Limyra Antik Kenti. Derenin sağ tarafında Gaius Caesar adına yapılan anıt mezar ve Hellenistik yapılar, sol tarafında kilise ve saray kalıntıları gözleniyor.

Limyra’dan görüntüler. Asıl kent, arkadaki tepede/akropolde bulunuyor ama oraya çıkış oldukça zor görülüyor.

Limyra tiyatrosu

 Likya yazımız Arykanda, Rhodiapolis, Kumluca, Adrasan, Olympos, Chimera (Yanartaş), Phaselis, Olympos (Tahtalı) Dağı ile devam ediyor 🙂

9811total visits,49visits today

Bir Cevap Yazın