St. Petersburg Blog 1/8: Saint Petersburg’a Giderken…

Instagram:  gezenpati_, Facebook: @GezenPatii  

Blog 1: Saint Petersburg’a Giderken…

Batı’nın Rusya ve Ruslarla ilgili bize bir dayatması vardır: Kötüdürler. Bu dayatma çoğu zaman gizli gizli yapılır. Amerikan filmlerini düşünün: Hep iyi taraf Amerikalılar, kötü taraf Ruslar olur. Nerede bir mafya, dünyayı yok edecek bir bomba, pis iş olsa mutlaka altından Ruslar çıkar ve Amerikalılar her seferinde dünyayı kurtararak bize dışarıdan şık ambalajlı paketlerini sunarlar. Üstelik bu kötü dayatmadan sadece Ruslar değil; Çekler, Sırplar, Ukraynalılar gibi eski Doğu Blok halkları da nasibini alır. Çünkü Batı’ya göre Komünizmi ya da Sosyalizmi yaratan Doğu Blok “şeytan”dır, kendi yarattıkları Kapitalizm ise “melek”tir. Batı “cici”, Doğu “kaka”dır. Batı “artı kutup”, Doğu “eksi kutup”tur. Birbirine zıt kavramların oluşturduğu bu “düalite” (ikilik) ile Batı’nın yarattığı kapital sistem sürekli beslenir, büyür, güçlenir. Bu Komünizm’in iyi olduğu anlamına gelmez ama Kapitalizm’in de en az Komünizm kadar kötü bir sistem olduğunu bize unutturur.

Biz de bu “unutmuşluk hâli” içerisinde “Haydi Saint Petersburg’a gidelim” dedik çünkü o sırada Finlandiya’daydık ve Rusya burnumuzun dibindeydi. Bu kararımızı öğrenen Finli arkadaşımız şaşırıp vizeyi nasıl bu kadar hızlı aldığımızı sordu (2015 Rusya-Türkiye krizinden önce gittiğimiz için, iki ülke arasında vize uygulaması bulunmuyordu). “Gerek yok ki” dediğimizde daha da şaşırdı çünkü Finliler, Rusya’ya vizesiz gidemiyorlardı ama biz Türkler olarak Finliler’den daha özgür bir şekilde Rusya topraklarında gezinebiliyorduk. Çünkü Rusya’nın vize politikası çok netti: “Bana vize uygulayana ben de uygularım arkadaş!”. Rusya vatandaşları, Finlandiya dahil bütün Avrupa Birliği üyesi ülkelere gidebilmek için vize alması gerektiğinden, Ruslar da Avrupa Birliği vatandaşlarından vize istiyordu. Rusların bu politikasını takdir ediyoruz, en kısa zamanda bizimkilerin de aynı şeyi yapmasını umuyoruz… Vize uygulaması turizmi baltalayan birşey olsaydı, dünyanın en fazla turist çeken ülkelerinin turizmde dünyada son sıralarda olması gerekirdi. Günümüzde (2017 yılı), Yunanlılar sadece kimlik kartlarıyla ülkemize girebilirken (Dikkatinizi çekelim, pasaport değil, kimlik kartı) sadece 500 bin Yunanlı turist ağırlamışız. Ama Türklere çok ağır bir vize politikası izleyen Yunanistan, 1 milyondan fazla Türk turist ağırlamış. Neyse, konumuza dönelim:

Finlandiya’dan Rusya’ya gitmek için dört tane seçeneğimiz vardı: Havayolu, denizyolu, demiryolu, karayolu. İlk üçü çok pahalıydı ve öğrenci bütçemizle bu seçenekleri gerçekleştirmemiz mümkün değildi. Böylece elimize sadece karayolu seçeneği kaldı. Otobüsler de biraz pahalıydı ancak Rus bir arkadaşımız sayesinde Helsinki’den Saint Petersburg’a direkt minibüs seferlerinin olduğunu öğrendik ve fiyatları da oldukça uygundu. Helsinki’de bir ara sokakta minibüsün hareket ettiği yeri bulduk ama dolmuştan beter bu aracın içerisine hobbit gibi olduğumuz halde zor sığdık. Böylece tedirginliğimizin ilk tohumu atılmış oldu. Minibüs şoförü adam ve yardımcısı olan kadın, filmlerdeki gibi sert Rusça aksanları ile tedirginliğimizi biraz daha arttırdı (İngilizce de bilmiyorlardı!) ve araçtan inip plakaları ailelerimize yollayıp “Başımıza birşey gelirse elçiliği arayın” dedik. Sonra diğer yolcular minibüse binmeye başladı ama bu yolcuların çoğunun tipi bildiğimiz sarışın, mavi gözlü Ruslar değildi. Esmer, az çekik gözlü, çok çekik gözlü, kumral, buğday tenli.. her tipten insan minibüsü doldurdu. “Biz nereye gidiyoruz? Doğru bir karar mı verdik? Minibüsten inip Finlandiya’daki huzurlu sığınağımıza geri mi dönmeliyiz?” kafamızda deli sorular, tedirginliğimiz iyice artmış halde yola çıktık.

Gece yolculuğu yaptığımız için çevremizi de göremiyoruz. Finlandiya kısmından eminiz ama Rusya’ya geçtiğimizde neler olacağıyla ilgili hâlâ endişeliyiz. Bu esnada yolcular biribiriyle kaynaşmaya, sohbet etmeye başladı. Az önce Ruslara benzemeyen bütün tipler Rusça konuşuyordu! Anlam veremedik, yolumuza devam ettik. Bu arada yolculuk aşırı derecede rahatsızlık vericiydi. Daracık yerde oturmak bacaklarımızı ağrıtmış, aşırı soğuk havada aşırı sıcak klimanın çalıştırılması nefesimizin daralmasına neden olmuştu. İşin kötüsü açılacak bir pencere de yoktu. Sabır çekmeye başladık ve 390 kilometrelik yolun hem bir an önce bitmesini hem de başımıza gelebileceklerin endişesinden bitmemesini umduk 😊 Bu garip ruh hali içinde sınıra varmıştık. Minibüsten indik, tipik İskandinav görünümlü polis memurları şıkır şıkır ortamda pasaportlarımızı mühürledi ve aracımıza tekrar bindik. Herşeyin bittiğini, artık Rusya’da olduğumuzu sanıyorduk. Aracımızın hareket etmesinden bir dakika sonra bir daha durdu, içeri tam da o Amerikan filmlerindeki tipte bir Rus polis memuru dalıp pasaportlarımıza baktı ve “Valizleri indirin” dedi. Hepimiz valizleri indirdik, x-ray cihazından geçirip bir daha geri yükledik. “Tamami şimdi bitti” dedik ve harekete geçmemizin üzerinden bir dakika bile geçmemişken minibüs yine durdu. Haydaaa! Ne olduğunu anlamadan az önceki şıkır şıkır ortamın tam zıttı pasaklı bir yere girdik. İçimizdeki ses çığlık atıyordu “Amerikalılar haklıymış! Ne işin var Rusya’da! Geri dön, geri dön!”. Yine pasaport kontrolü dediler, “Az önce geçtik ya” dediğimizde yolculardan biri çarpık İngilizcesi ile “Az önceki Finlandiya’dan çıkış kontrolüydü, bu ise Rusya’ya giriş kontrolü” dedi. Kuyruğa girdik, sıra bize geldiğinde ise sıranın ilerleyişi birden durdu. O an minibüste tek Rus vatandaşı olmayanların bizim olduğumuzu farkettik ve diğer yolcular öbür sıradan işlemlerini bitirip bizi beklemeye başladılar. İçimizdeki gerginlik en üst seviyeye ulaştı. Kafamızdaki deli sorular manyaklaşmaya başladı “Kesin bizi şimdi içeri alacaklar. İçeride bizi dövecekler, işkence edecekler!”. Ürkütücü yüzlü Rus bir memur ürkütücü üniformasıyla belki de yirmi defa bir pasaporttaki resmimize bir de bizim yüzümüze baktı. En nihayetinde pasaporttakilerin biz olduğuna kanaat getirdi ve gayet memnuniyetsiz bir şekilde pasaportlarımızdaki boş bir yaprağa damgalarımızı vurdu.

Minibüse tekrardan girdik, o İngilizce konuşan kişiye “Sırada ne var” diye sorduk. “Merak etmeyin bitti, rahat rahat oturabilirsiniz” dedi. Ama rahat oturmak ne mümkün, kalbimiz dışarı fırlayacak sanki. Gecenin de bir saati, hiçbir şey görünmüyor, karambole gidiyoruz bir yerlere…

Helsinki’den hareket ettikten yedi saat sonra Saint Petersburg’a girdik, hava yeni aydınlanmaya başlamıştı ve çevrede hayal meyal caddeler, binalar seçilmeye başladı. Pek birşey anlamadık ama binalar farklıydı, yollar genişti ve tabelalar Kiril alfabesindeydi. Artık yapacak birşey yoktu, bir halt yemiştik ve Saint Petersburg’daydık. Yine tam iç sesimiz çığlık atmaya başlamıştı ki “Son durak” denildi ve apar topar indik. İndik ama indiğimiz yer hiç de beklediğimiz gibi değildi. Birkaç dakika boyunca beynimiz ne olduğunu algılamaya çalıştı çünkü indiğimiz yer MUH-TE-ŞEM-Dİ!

Minibüsten indiğimizde karşılaştığımız ilk manzara (Sonradan buranın Ermitaj Müzesi olduğunu öğrendik)

Şok içindeydik, bunu gerçekten beklemiyorduk. Yolculuğun verdiği sersemlikle telefonlarımızı çıkarıp fotoğraf çekmeye başladık, bütün tedirginliğimiz birden uçup gitmişti ve böylece Saint Petersburg gezimiz başlamış oldu 😊

 

Saint Petersburg Hakkında

Hayatımızda gördüğümüz en güzel şehirlerden biriydi Saint Petersburg. Bir rüyaydı sanki ve geçip bitti. Binaları, Rusların köklü kültürünü; caddeleri, Rus disiplinini yansıtırken yarattıkları eserler, oluşturdukları detaylar, Rusların gelişmiş estetik ve sanatsal özelliklerini yansıtıyordu.

Şehir aslında oldukça yeni, 1611 yılında İsveçliler bu topraklara bir koloni kurmuşlar ama tam bir yerleşik düzene geçmemişler. Çar Büyük Petro I, 1703 yılında bölgeyi İsveçliler’den almış ve Zayachy Adası’nda ilk inşaat başlamış (Günümüzde bu adada Peter ve Paul Kalesi bulunuyor). Şehre de “Saint Peter (Aziz Petrus)’ın Hisarı” anlamına gelen “Saint Petersburg” ismi verilmiş. Rusçada ise şehrin adı Sankt-Peterburg (Санкт-Петербург).

Çar, daha bölgeyi ele geçirir geçirmez yeni kuracağı şehrin başkent yapılmasını hayal ediyormuş ve Batılı mimarlar ile çalışarak hızla inşaat yaptırmaya başlamış. Ancak şehri kurmak çok kolay olmamış çünkü nehir ağzında olan bu bölgede önce bataklık zeminin ıslah edilmesi gerekmiş. Ama Çar, hayalini gerçekleştirmiş ve 1712 yılında ülkenin başkentini Moskova’dan Saint Petersburg’a taşımış.

Saint Petersburg’un bundan sonra 1712-1728 ve 1732-1917 yılları arasında iki yüzyıl süren başkent deneyimi bulunmuş.

1905 yılında Çarlık’a karşı patlak veren Rus devrimi, Saint Petersburg’da başlamış ve hızla çevreye yayılmış. Devrim kısmen başarılı olmuş. Çarlık rejimi devam etmiş ama olaylar sonucunda anayasal monarşiye geçiş yapılmış.

1914 yılında I. Dünya Savaşı’nda şehrin adı çok “Almanca” duyulduğu için Petrograd olarak değiştirilmiş.

1917 yılında gerçekleşen Ekim Devrimi ile Bolşevikler yönetimi ele geçirmiş ve Lenin önderliğinde SSCB (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) kurulmuş. Saint Petersburg’un Alman saldırısına açık olması nedeniyle de başkent Moskova’ya taşınmış.

1. Dünya Savaşı esnasında iki buçuk milyona dayanan şehir nüfusu birden bire bir milyonun altına düşmüş.

1924 yılında Lenin’in ölümünün ardından şehrin adı Leningrad olarak değiştirilmiş ve şehrin nüfusu tekrardan artmaya başlamış.

1941-1944 Leningrad Kuşatması esnasında şehir 29 ay boyunca Almanlar ve Finliler tarafından kuşatılmış. Üç milyon nüfuslu şehrin tek ikmal ve tahliye hattı doğudaki Ladoga Gölü kalmış. Bu hatta “Yaşam Yolu” adı verilmiş. Ancak Yaşam Yolu, özellikle kış aylarında donduğunda “Ölüm Yolu”na dönüşmüş. Göl donduğunda araçlar kara saplanıyormuş ya da Alman bombardımanıyla buz kırılıyormuş. Ama Ruslar yüzbinlerce kayba rağmen ısrarla bu hattı kullanmış ve şehri ayakta tutmayı başarmışlar. Hitlerin amacı şehri tamamen haritadan silmek olduğu için Leningrad acımasızca bombalanmış. Kuşatma sonunda üç milyon sivilin yaklaşık üçte biri bombardıman, açlık ve soğuk nedeniyle ölmüş. Ama şehir yine de Almanlara teslim edilmemiş, bu nedenle Leningrad 1945 yılında “Kahraman Şehir” ünvanını almış. Sağ kalanların çoğu da yaşanamayacak durumda olan şehirden göç etmek zorunda kalmış ve şehrin nüfusu yarım milyona düşmüş.

1. Dünya Savaşı bittikten sonra Leningrad, eski kroki üzerinde en baştan inşa edilmiş ve nüfusu düzenli olarak artmaya başlamış. 1991 yılına gelindiğinde nüfusu beş milyonu aşmış.

1991 yılında SSCB’nin dağılmasından sonra meydana gelen ekonomik ve politik çöküş neticesinde şehir nüfusu yaklaşık %10 oranında azalmış. Aynı yıl şehrin ismiyle ilgili referandum yapılmış ve halkın çoğunluğu, şehrin orijinal ismi olan Saint Petersburg’a dönülmesi konusunda karar kılmış.

1991 yılından sonra Saint Petersburg, ülkenin entelektüel ve sanatsal merkezi haline gelmiş, 2000’lerin başında nüfus tekrardan artmaya başlamış ve günümüzde nüfusu yaklaşık beş buçuk milyon olup Moskova’dan sonra Rusya’nın ikinci büyük şehridir.

Bu arada hatırlatalım, özellikle yaşlılar ve yeni sistemi beğenmeyip Sovyetler dönemini isteyen gençler, şehrin adını “Leningrad” olarak kullanmakta ısrarcılar. Çünkü Sovyetler’in yıkılışıyla, şehrin adının değişmesi aynı zamanlarda gerçekleştiğinden, Saint Petersburg ismi yeni düzeni, Leningrad ismi ise Sovyet düzenini anımsatıyor.

Yazının devamı için buraya tıklayınız.

7222total visits,4visits today

Bir Cevap Yazın