Bir Anadolu Değeri – Dünyayı Etkileyen Antik Kentlerden Biri: Troya, Çanakkale

Instagram:  gezenpati_, Facebook: @GezenPatii  

 

Bir Anadolu Değeri – Dünyayı Etkileyen Antik Kentlerden Biri: Troya, Çanakkale

Antik dönemde Troas Bölgesi’nde bulunan kentler. Günümüzde bu bölgeyi Biga Yarımadası olarak isimlendiriyoruz. Troya ya da Troia (Ama Truva değil, yıllardır yanlış kullanıyormuşuz bu kelimeyi), Troas’ın en önemli kentlerinden biri. Hititler ve Luviler döneminde Willuša olarak adlandırılan kent, Helenler ve Romalılar tarafından İlion/İlium olarak isimlendirildi.

Troya’nın bulunduğu ova. Antik kente varmadan 700 metre önce Troya Müzesi ve Tevfikiye Köyü ile karşılaşıyorsunuz. Tevfikiye oldukça sevimli ve güzel düzenlenmiş bir köy, ziyaret etmenizi tavsiye ederiz (Fotoğraf Troya Müzesi’nin terasından çekildi).

Hikayesini bilmeden Troya Antik Kenti’ni görmek size birşey katmayacaktır. Troya Müzesi, bilgilendirme ve kullanılan teknoloji açısından şahane bir şekilde düzenlenerek antik kentin durağan görüntüsüne anlam katmış. Küçük müzeleri hep sevmişizdir ama bu küçük müze, içerdiği yoğun bilgi ve görselleri ile bizim için apayrı bir yere sahip oldu.

 

Çanakkale’de bulunan Troya, dünyadaki en önemli antik kentlerden biri. Bu nedenle kenti yazarken biraz tedirginiz çünkü adına ansiklopedi büyüklüğünde kitapların yazılabileceği böylesine önemli bir kentin hikayesini özetlemek gerçekten de zor olacak.

Şimdi bir kent düşünün ki binlerce yıl yerleşilmiş. Aradan zaman geçtikçe eski binalar yıkılmış, onların üzerine yeni binalar yapılmış ve bu süreç bu şekilde tekrar tekrar devam etmiş. Eski molozların ve temellerin üstüne yeni yapılan şehir, bir sonraki binaların da temeli haline gelmiş. Böylece şehir, kaidesinden yapay olarak yükselmeye başlamış. “Höyük” olarak isimlendirilen bu yapay tepelerden ülkemizde binlercesi mevcut ama bunun en güzel örneklerden biri Konya’da bulunan Çatalhöyük’tür. Sultanahmet Meydanı da örnek olarak verilebilir ki Yılanlı Sütun’a baktığınızda yerden metrelerce aşağıda olması bir rastlantı değildir.

Höyük yerleşimi olan Troya da böyle bir kent.  Şehrin 10 ana katmanı, 58 alt katmanı olduğu biliniyordu. 2019 yılında yapılan çalışmalarla bir katman daha bulundu ve şehrin tarihi 600 yıl daha geriye gitti. Belki konuyu kurcaladıkça şehrin tarihi daha da geriye gidecek bunu henüz bilmiyoruz. Ama şehrin kurulduğu döneme gittiğimizde MÖ 4.binyıla ışınlanıyoruz. Bu dönem Mezopotamya’da günümüz dünyasının temellerini atan Sümerler gibi yüksek bir medeniyet var. Yüksek bir Helen kültürünün oluşması için daha binyılların geçmesi gerekiyor. Anadolu’da birçok kadim halk bulunuyor: Luviler, Hattiler, Kaşkalar, Palalar, Hurriler gibi bu halklar hem bizim hem de birçok medeniyetin gerçek ataları (Türklerden önceki halklar bu kadim halkları yok etmedi, onlarla karıştı. Aynı şekilde Türkler de Anadolu’ya geldiklerinde, kendilerinden önceki “bulamaç” halkı yok etmedi, yine onlarla karıştı.). Troya’nın bir Luvi kenti olduğu düşünülse de bu teori henüz kanıtlanmış değil ama tüm önemli kentler gibi bu kentin de bünyesine çok sayıda halkı çektiği düşüncesi aklımıza daha çok yatıyor. Dolayısıyla bir şehri, bir coğrafyayı ırkçı bir yaklaşımla Türk’e ya da Yunan’a bağlama fikri bize oldukça mantıksız geliyor ki aslında tüm Ortadoğu, Akdeniz ve ötesindeki havzalarında bulunan halklar, gerçekte girift bir gen haritasına sahip. Yaptığımız şey, son yüzyıllarda gerçekleşen “milliyetçilik” akımına ayak uydurarak olaylara bu at gözlüğünden bakmak oldu, böylece her milleti zorlamayla belli kalıpların içine yerleştirdik. Bu kalıplar beynimize doğduğumuz andan itibaren yüklenmeye başlandı, halbuki bu düşünceler gerçek değil, yapaydır. Hepimizin atası ortak, bu kalıplardan kurtulup herkesin kardeş olduğunu görmemiz daha ne kadar vaktimizi alacak bilmiyoruz. Biz, insanlar olarak ayrı iken güçsüz, birlikteyken kuvvetli oluruz, bunu asla unutmayalım.

Ülkemizde binlerce höyük yerleşimi var ama Troya, katmanların en iyi izlenebildiği kentlerden biri. Bu fotoğrafta Troya’nın 10 ana katmanını görüyorsunuz.

Troya’da sıklıkla bu katmanların işaretlendiğini göreceksiniz.

Az önce yapay bir bilgiden bahsettik ama gerçek bir bilgi daha var,  o da medeniyetin Doğu’dan Batı’ya gittiği. Mezopotamya Havzası’nda başlayan medeniyetler tüm Ortadoğu ve Mısır’ı ayrı bir boyuta taşıdı. Zamanla Anadolu da bu medeniyetlerden etkilendi ve Anadolu, Yunanistan ana karasının gelişmesine öncü oldu. Sonra medeniyet Kuzey Afrika ve İtalya’ya, oradan da tüm Akdeniz’e ve dünyaya yayıldı. Troya da bu medeniyetin ilerlemesinde önemli üslerden biri oldu. Troyalılar, Akdeniz ve Ege’yi, Anadolu ve Karadeniz’e bağladılar, önemli bir ticaret ağı oluşturdular. Böylece kent zamanla gelişti, önemli bir merkez haline geldi.

Troya’daki höyüğün üstüne çıkıp Çanakkale Boğazı yönüne baktığınızda (Fotoğrafta en sonda boğaz görülüyor) önünüzde upuzun bir ova olduğunu ve denizden yaklaşık 5 kilometre uzaklıkta olduğunuzu farkedeceksiniz. Halbuki antik dönemde kent, deniz kenarındaydı ve önünüzde gördüğünüz bu ova bulunmuyordu.

Fotoğrafı ise Athena Tapınağı’nın avlusundan çektik. Kentin “İlios” olarak isimlendirildiği dönemden gelen bu tapınak, Helen ve Roma dönemlerine, başka bir deyişle Troya VIII ve IX katmanlarına tarihleniyor.

Yeni bulunan Troya 0 katmanını atlarsak Troya I, II ve III katmanları kabaca MÖ 3000-2000 (MÖ 3.binyıl) arasına tarihleniyor. Başlangıçta ufak olan kent, bu binyıl içinde yavaş yavaş gelişiyor. Kentte oluşturulan mimari yapılar zamanla Anadolu’ya yayılıyor, daha sonra bu yapılar Antik Yunan-Roma tapınaklarının temel modeli haline geliyor (Bu yapı tipine megaron deniliyor). Başlangıçta sur bulunmayan kentte, II.tabakadan itibaren sur görülmeye başlanıyor. Üst sınıfın yaşadığı Yukarı Şehir (Akropolis) taştan, halkın yaşadığı Aşağı Şehir ahşaptan surlarla çevriliyor. İnsanlar bakır ve bronz aletler kullanıyorlar, ana tanrıça heykelcikleri imal ediyorlar, pithos diye isimlendirilen dev çömleklerde şarap ve zeytinyağı taşıyorlar. Binyılın sonunda kent, uluslararası bir ticaret merkezine dönüşüyor. İskandinavya ve Afganistan’dan bile malzemeler bulunuyor! Bu nedenle günümüzde tüm Akdeniz’de Bronz Çağ’da ortaya çıkan seramiklerin kronolojisi, Troya’dan çıkan seramiklere bakılarak sınıflandırılıyor. Bu arada günümüzde Troya, denizden 5 kilometre uzaklıkta olsa da antik dönemde buranın deniz kenarında bulunduğunu unutmamamız gerekiyor. Çanakkale Boğazı’nın girişinde bulunan stratejik konumu, şehrin önemini daha da arttırıyor.

Bu dönem Gökçeada açıklarındaki Limni (Limnos) Adası’nda Poliochni isimli bir kent de gelişiyor, hatta bir dönem Troya’dan daha büyük bir kent haline geliyor. Ancak kent, Troya kadar uzun ömürlü olmuyor ve Troya gelişip büyümeye devam ederken Poliochni, küçülüp ortadan kayboluyor. Günümüzde bu kent Avrupa Kıtası’nın en eski kenti olarak kabul ediliyor. Ayrıca Troya I, II, III dönemlerinde Ege yerleşimlerinin refah açısından Mısır ve Mezopotamya’nın gerisinden geldiğini ve yazının henüz kullanılmaya başlanmadığını da belirtmemiz gerekiyor.

Troya I, II, III katmanları. Megaron denilen mimaride yapılan bu evler, daha sonra Antik Yunan ve Roma mimarisinde karşımıza tapınak olarak karşımıza çıkıyorlar.

Antik dönemde ticaret, pithos denilen bu dev çömleklerle gerçekleştirilmiştir. Günümüzde Akdeniz’de Bronz Çağda çıkartılan tüm seramikler, Troya seramiklerine bakılarak sınıflandırılmaktadır (Fotoğraf, Troya Müzesi’nden).

Troya II döneminde oluşturulan savunma duvarı ile rampa ve bu rampanın antik dönemdeki rekonstrüksiyonu.

Bu arada antik kent içindeki sincaplardan da bahsetmeden geçemeyeceğiz. Troya’nın her yerinde bu sevimli dostlarımızdan var ve her türlü ağacın ya da taş parçasının altından çıkıyorlar. Zamanında insanlar bu rampanın çevresinde uzun yıllar yaşamışlar ama günümüzde buranın ev sahipleri sevimli sincaplar 😊

Tunç Çağı’na ait en eski yazılı belge olan, ilk ve tek Luvi mührü, antik kentte bulunmuştur ve Troya Müzesi’nde sergilenmektedir. Normalde Troya ismi, kenti değil tüm Troas bölgesini belirtir ve zamanla kent, bölgenin adıyla anılmaya başlanır. Şehrin orijinal adı olan Willuša ise bu mühür üzerinde yazmaktadır.

 

MÖ 2050 yılında Troya IV tabakası oluşmaya başlıyor. Bu dönem koşulların çok daha iyi olduğunu görüyoruz. MÖ 1900 yılında başlayan V.tabakada ise genel bir gerileme, mimaride kalitesizleşme, iç içe geçen küçük yapılar göze çarpıyor.

Troya’nın altın çağı MÖ 1800 yılında yani VI.tabakada başlıyor. Bu dönem devasa surlar ve gözetleme kuleleri inşa ediliyor, su kanalları oluşturuluyor, ticaret gemilerinin akıntıdan ve rüzgardan korunması için bir iç liman inşa ediliyor, böylece kent görkemli bir görüntüye ulaşıyor.

Eberhard Zangger’ın Luvi Uygarlığı kitabını okumanızı tavsiye ederiz. Burada Troya/Willuša kentinin nasıl yüksek bir kültüre ev sahipliği yaptığını daha iyi anlıyorsunuz. Troyalılar, bölgede bulunan iki nehrin yataklarını değiştirip, yönlerini iç limana çeviriyorlar, böylece kentin hem su basmasını önlüyorlar hem temiz su ihtiyacını karşılıyorlar hem de gelişmiş bir kanal ağı sistemi oluşturuyorlar. Troya’ya gelen gemiler, kentin dışında bulunan adadan içeri bir kızak ya da havuz sistemi ile çekiliyorlar. Böylece gemiler, Çanakkale Boğazı’nda uygun hava şartları oluşancaya kadar güvenle bekleyebiliyorlar.

Troya’nın bu altın çağında kentte Luvicenin yaygın olarak konuşulduğu, Hititlerle yakın temaslarla bulunulduğu da biliniyor. İlk Antik Yunan medeniyeti olarak görülen ama aslında Anadolu hatta Luvi kökenli olduğu tahmin edilen Girit’teki Minoslular da bu dönem varlıklarını sürdürüyorlar ve zamanla Minoslular, ya Santorini’deki yanardağın patlamasıyla ya da Akhaların saldırısıyla ya da her iki nedenden dolayı ortadan kayboluyorlar ve böylece Mikenler olarak da bilinen Akhalar, Ege Havzası’na hakim olmaya başlıyorlar. Akhaların, Miken olarak da isimlendirilmelerinin nedeni en büyük kentlerinin Peloponnes (Mora) Yarımadası’ndaki Mycenae (Mikines) oluşu. Günümüzde Mikenleri, Yunanlıların asıl ataları olarak görenlerin sayısı az değil ancak bu yaklaşıma da şüpheyle bakıyoruz çünkü öncelikle bu dönem bir Yunan bilinci yok ve bu bilinç ancak MÖ 6.yüzyılda ortaya çıkmaya başlıyor ayrıca MÖ 13.yüzyılda gerçekleşen dev çaplı göçlerle, çok sayıda halk yer değiştiriyor. Bu göç dalgalarını başlatanlar, Deniz Kavimleri olarak isimlendiriliyor ancak bu kavimlerin nereli olduğu sorusu henüz tam aydınlatılamasa da Doğu Balkan kökenli oldukları tahmin ediliyor. Domino etkisi gösteren bu dev göç dalgaları ile tüm Akdeniz, Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasındaki medeniyetler haritadan siliniyor ve 500 yıl sürecek Karanlık Çağ (Geometrik Dönem)’a giriliyor. Bu çağ günümüzde gizemini korumaya devam etse de oldukça yıkıcı bir dönem olduğunu biliyoruz.

Troya IV, V, VI katmanları

Troya VI Doğu Duvarı. Duvarın arkasında VI.dönemin saray, VII.dönemin ev kalıntıları görülüyor.

Troya VI Güney Kapısı ve rekonstrüksiyonu.

 

Troya’nın altın çağının sona erişi de bu Deniz Kavimleri’ne denk geliyor. Ancak bu dönem kent, dünyaca ünlü bir destana da şahitlik yapıyor: Troya Savaşı.

MÖ 1250’lerde gerçekleşen Troya Savaşı/Destanı, insanların aklında öylesine yer tutuyor ki, dilden dile, kuşaktan kuşağa aktarılıyor ancak kimse bu destanı yazıya dökmüyor. MÖ 8.yüzyılda yaşamış Smyrnalı (İzmirli) Homeros, İlyada adlı eserinde bu destanı konu alıyor. Olayın gerçekleşmesiyle yazıya dökülmesi arasında 500 yıl olması nedeniyle hikayenin abartılarak destanlaştığı genel kabul görse de günümüzde İlyada hâlâ insanları etkilemeye devam ediyor.

İlyada, 10 yıl süren Akha-Troya savaşının son 51 gününü anlatıyor. Savaşın asıl sebebinin Troya’nın zenginliği olduğu düşünülüyor çünkü bu dönem güçlenmekte olan Akhalarla, Anadolu halkları karşı karşıya geliyorlar ve Troya, Batı Anadolu’daki en önemli kent olarak Akhaları cezbediyor. Ama İlyada’ya göre savaşın nedeni bir kadın olarak belirtiliyor. Troya Savaşı’nı şu şekilde özetleyebiliriz:

Troya Savaşı’nın gerçekleştiği dönemde bölgedeki güç dengeleri. Luvi krallıkları ve Hititler ittifak halindeydi, “Ahhiyava” olarak isimlendirdikleri Akhalar/Mikenler ise “karşı taraf”taydı (Fotoğraf, Troya Müzesi’nden).

Troya Müzesi’nde bulunan bu antlaşma, MÖ 1280’lerde Hitit Kralı Büyük Muvattali ile Troya Kralı Alaksandu arasında gerçekleşti, böylece Akhalara karşı Troyalılar ve Hititler müttefik oldular.

 

Troya Savaşı

Troya kralı Priamos’un karısı Hekabe, hamileyken rüyasında karnından çıkan bir ateş topunun tüm kenti yaktığını görür. Kahine rüyanın ne anlama geldiğini sorduğunda, doğacak bebeğin kente yıkım getireceğini söyler. Bunun üzerine bebek doğunca askerlere teslim edilir ve bebeğin İda (Kaz Dağları)’da öldürülmesi emredilir. Askerler bebek Paris’i öldüremezler, onu ormanda bırakırlar ve kendisi bir çoban tarafından bulunup büyütülür.

Aradan zaman geçer, Paris büyür. Bu esnada Zeus, Thetis adlı bir tanrıçaya aşık olur ancak Zeus, bu tanrıçadan bebeği olmaması konusunda uyarılır çünkü doğacak bebek, baş tanrı Zeus’tan daha güçlü olacaktır ve kendisini tahtından edecektir. Bunun üzerine Zeus, doğacak bebeğin daha zayıf olması için Thetis’i bir ölümlü olan Peleus’la evlendirmeye karar verir. Thetis-Peleus çiftinin düğününe tüm tanrı ve tanrıçalar davet edilir ancak nifak tanrıçası Eris bu düğüne çağrılmaz. Bunun üzerine Eris, altın bir elma yapar ve üzerine “En güzeline” yazarak bu elmayı düğüne yollar. Afrodit, Hera, Athena bu elmanın kime ait olacağı konusununda anlaşamazlar ve Zeus’un yanına giderler. Zeus ise bir seçim yapamayacağını ama Paris’in hakemlik yapabileceğini belirtir. Paris ise altın elmayı Afrodit’e verir. Paris’in Priamos’un oğlu olduğu anlaşılır ve Troya’daki sarayına getirilir.

Peleus’la Thetis’in Akhylleus (Aşil) isimli bir oğulları olur. Annesi, çocuğu kutsamak için onu topuklarından tutarak bir suya batırır (Vaftizin antik versiyonu) ve böylece çocuk bir koruma kalkanı ile sarılır. Böylece Akhylleus, suya değmeyen topukları haricinde hiçbir şekilde zarar görmeyecektir. Günümüzde ayak bileğinin arkasındaki anatomik yapıya Aşil Tendonu denmesinin nedeni de budur.

Bu esnada Afrodit Paris’i koruyup kollar ve hep yanında olur. Paris, Akha kralı Menelaos’un dünyalar güzeli karısı Helene’ye aşık olur ve onu kaçırmaya karar verir. Kralın bir cenaze töreni nedeniyle şehir dışına çıkmasını fırsat bilerek Paris, Afrodit’in de yardımıyla Helene’yi kaçırır. Bunun üzerine tüm Akha beyleri Menelaos’un onurunu kurtarmak için yemin ederek birleşirler. Böylece Menelaos’un kardeşi olan Agamemnon’un komutasında Akhalar, Troyalılar üzerine sefere çıkarlar. Troyalıların komutanı ise Priamos’un oğlu Hektor’dur.

Sparta Kralı Menelaos’un karısı Helene’nin Paris tarafından Troya’ya kaçırılışı. Thebai (Thiva), Yunanistan’da bulunan bu çizimin orijinali, MÖ 8.yüzyıla tarihleniyor ve günümüzde British Museum, Londra’da sergileniyor (Fotoğraf, Troya Müzesi’nden).

Savaş, 10 yıl sürer ve bir türlü neticeye ulaşılamaz. Tanrı ve tanrıçalar bile savaş esnasında ikiye bölünür. Hera, Athena, Poseidon, Hephaistos Akhaları desteklerken; Afrodit, Artemis, Apollon, Ares Troyalıları destekler (ÖNEMLİ: Bu bilginin ışığında Yunan Pantheon’unda bulunan tanrı ve tanrıçaların hangilerinin Anadolu, hangilerinin Yunan kökenli olduğu konusunda çıkarım yapılır). Zeus ise endişeyle bu savaşı izler ve tarafsız olmayı yeğler. Savaşın son 51 gününde ise İlyada Destanı devre girer. Destanda Akhylleus, Agamemnon’la tartışarak savaştan çekilir ancak kehanete göre Akhylleus olmadan Akhalar savaşı kazanamayacaktır. Bunun üzerine Akyhlleus’un dostu Patroklos, Akhylleus’un kıyafetlerini giyerek savaşa katılır ve kendisinin Hektor tarafından öldürülmesi üzerine Akhylleus çok öfkelenerek savaşa katılmaya karar verir. Akhylleus, Hektor’u öldürerek intikamını alır ve ölüsünü surların çevresinde sürükler. Priamos ve ailesi, bu korkunç manzarayı surlardan izler. Priamos, oğlunun cenazesini alabilmek için Akhylleus’a yalvarır ve cenaze teslim alınır. Ardından, Akhalar Patroklos adına, Troyalılar Hektor adına törenler düzenlerler. Bu olaydan sonra Paris, Akhylleus’u topuğundan (Aşil Tendonu’ndan) vurarak öldürür.

İlyada’da adı geçen ve Troya Savaşı’nda yer alan isimler

Troya’daki savaş çözülemeyince savaşa sebebiyet veren iki kişinin yani Menelaos ve Paris’in düello yapmasına karar verilir ancak Athena’nın Menelaus’a, Afrodit’in de Paris’e yardım etmesi sebebiyle kazanan bir taraf olmaz ve savaş devam eder. Bu çizimin orijinali MÖ 5.yüzyıla tarihlenen bir amfora üzerinde bulunmaktadır ve bu amfora günümüzde Louvre Müzesi, Paris’te sergilenmektedir (Fotoğraf, Troya Müzesi’nden).

 

Bundan sonraki olaylar birçoğumuzun bildiği Troya Atı ile ilgilidir. Zeki bir Akha komutanı olan Odysseus, Troya Atı önerisini sunar (İlyada’nın devamı olan Odysseia’da da bu komutanın savaştan sonra memleketi Ithaka’ya dönüş macerası anlatılır). Bu öneriye göre Akhalar, yenilgiyi kabullenip çekilmiş gibi yapacaklardır ve bunun karşılığında Troyalılara ahşaptan bir at hediye edeceklerdir. Troyalı bir rahip olan Laokoon bu öneriye karşı çıkanlardan biridir ve Athena tarafından gönderilen yılanlar denizden çıkarak rahibin iki oğlunu alır. Bunun tanrılar tarafından bir mesaj olduğunu düşünen Troyalılar da atı kabul ederler. Akhalar böylece Tenedos (Bozcaada)’a çekilirler ve istedikleri anın gelmesini beklerler. Artık Troyalılar zaferlerini kutlamakla meşguldür ve bu zafer sarhoşluğu anında atın içinden çıkan Akha askerleri, kentin kapılarını açarlar ve diğer Akha askerlerini içeri alırlar. Böylece Troya düşer, ama savaşın oluşturduğu yıkım hem Troyalıları hem de Akhaları vurmuştur.

Troya Destanı, Rönesans döneminde birçok sanatçıya ilham olmuştur. Uffizi Gallery (Floransa, İtalya)’de bulunan bu muhteşem Laokoon heykeli, Baccio Bandinelli tarafından 1525 yılında yapılmıştır. Heykelin bir benzeri Vatikan Müzesi’nde de vardır.

Troya Antik Kenti’nin girişinde bulunan Troya Atı, tarihi değildir, sembolik olarak yapılmıştır. Bazı araştırmacılar, Troya Atı mitinin gerçek olmadığını düşünür çünkü at, tanrı Poseidon’un sembolüdür ve ortaya çıkarılan bulgular, kentin surlarının bir deprem tarafından yıkıldığını doğrular. Poseidon ise depremlerden sorumlu olan tanrıdır. Hatta sırf bu nedenle savaşın gerçekleşmediğini düşünen araştırmacılar vardır ama Troya Savaşı hikayesi öylesine sürükleyicidir ki gerçek olmasa bile insanı cezbeder ve yakın tarihte bile çok önemli sanat eserlerine ilham olmuştur 😊 Ama baskın olan düşünce, depremin surları zayıflattığı, böylece Akha askerlerinin bir türlü aşamadığı Troya surlarından içeri girebildiğidir.

Bundan sonra hikaye artık başka bir boyuta taşınır. Kral Priamos’un yeğeni Aeneas, sırtında babası Ankhises, elinde oğlu Askanios ile Troya’dan kaçarak Antandros (Altınoluk yakınları, Balıkesir)’a gelirler ve buradan gemiye giderek günümüzdeki İtalya topraklarına kaçarlar. Aeneas, burada Roma kentini kurarak yeni bir medeniyetin başlamasına vesile olur. Günümüzde bile Aeneas, Roma’nın ata kurucularından biri olarak kabul edilir.

Rönesans döneminde sanatçıları derinden etkileyen Aeneas ve Roma’nın kuruluşu miti, birçok sanatçı tarafından yorumlanmıştır. Galleria Borghese (Roma, İtalya)’da bulunan bu heykel, 1618-19 yıllarında Bernini tarafından yapılmıştır. “Aeneas, Anchises ve Ascanius” adlı eserde, Troya’nın düşmesiyle Aeneas, babası Anchises ve oğlu Ascanius ile şehirden ayrılıyor. İtalya yazımızın en başında Roma’nın kuruluşu ile ilgili efsanelerden kısaca bahsettik, buraya tıklayarak o yazıya ulaşabilirsiniz.

 

Troya kaybedilince Akhylleus’un oğlu Neoptomelos, Priamos’un kızı Polyksena’yı kurban eder. Biga Gümüşçay’da Kızöldün Tepesi’nde 1994 yılında bulunan bu lahit, Anadolu’daki Pers hakimiyetinin olduğu MÖ 6.yüzyıla tarihlenir ve üzerinde Priamos’un ve Hekabe’nin küçük kızı Polyksena’nın kurban edilme sahnesi bulunmaktadır. Lahit, savaştan yüzyıllar sonra ortaya çıkmıştır ve içinde bir erkeğe ait kemikler bulunmuştur. Ancak Pers döneminde bile bu mitin bilinmesi ve tepenin adının “Kızöldün” olması bize aradan binlerce yıl geçse bile toplum hafızasının asla silinmediğini gösteren bir kanıttır.

 

Troya Savaşı/Destanı, insanların içine öylesine işlemiştir ki tarih boyunca olaylara yön vermiştir. Örneğin, MS 2.yüzyılda yani savaştan 1500 yıl sonra, Romalılar Pergamon Krallığı ile (Günümüzde bu krallığın başkentini İzmir’deki Pergamon/Bergama olarak biliyoruz) ittifak yaparak Seleukos ordusunu Magnesia ad Sipylum (Manisa Spil’deki Magnesia kenti)’da yenmişlerdir. Yapılan Apameia (Dinar, Afyonkarahisar) Barış Antlaşması gereğince Seleukos denetiminde olan Karya ve Likya topraklarını (Aydın’dan Antalya’ya kadar topraklar), Roma müttefiki olan Rodos’un yönetimine verilmiştir. Ancak kadim halklar olan Karyalılar ve Likyalılar (İki halkın da Luvi kökenli olduğu düşünülüyor), bir Akha olarak gördükleri Rodos’a karşı direnmeye başlamışlar, durumu Roma Senatosu’na getirmişler ve bir Troyalı olan Roma’nın, yine Troya destekçisi olan Karya ve Likyalıların, Akha kökenli bir ülke tarafından yönetilmesinin kabul edilemez olduğunu bildirmişlerdir. Bu gerekçe Romalılar tarafından da haklı bulunmuştur ve Karyalılar ile Likyalılara bağımsızlık verilmiştir.

Gerçekten de Troya Savaşı’na baktığımızda Akhalar Batı’yı, Troyalılar Doğu’yu temsil etmektedir. Savaş esnasında Anadolu’nun her yerinden Troya’ya asker gönderilmiştir. Likyalı askerler Sarpedon komutasında Troya’da Akhalara karşı savaşmıştır, Karadeniz’den Amazon kadınları bile Troyalılara destek çıkmıştır. Dolayısıyla Anadolu’nun Akhalar tarafından yönetilmesi, kadim Anadolu halkları için kabul edilebilecek bir olgu değildir.

Savaşın üzerinden 2700 yıl geçmiş, 1453 İstanbul kuşatması sırasında yüzü sürekli Batı’ya dönük olan Fatih Sultan Mehmet, Papa’ya mektup yazmıştır ve bu mektupta padişah, Troya’nın intikamını almak için orada olduğunun altını çizerek, Papa’yı Troya ile, Bizans’ı ise Akha ile özdeşleştirmiştir.

Ama son Troya Savaşı, 1915-16 yıllarında Çanakkale Muharebeleri esnasında yaşanmıştır. İngiliz zırhlısına Agamemnon isminin verilmesi rastlantı değildir. İngilizler ve Anzaklar, Akhaların yaptığı gibi Bozcaada (Tenedos)’yı üs olarak kullanmışlardır. Çanakkale’ye ise Troya Savaşı’nda olduğu gibi tüm Anadolu’dan yardım gitmiştir.

Bu nedenle 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u aldığında; 1922 yılında Mustafa Kemal Atatürk, Dumlupınar’da Başkomutanlık Meydan Muharebesi’ni kazandığında “Hektor’un öcünü aldık” dedikleri rivayet edilmektedir.

Bilmeyenler şimdi Troya’nın ne kadar önemli bir kent olduğunu daha iyi anlayacaklardır. Bu nedenle tarih boyunca birçok alakasız derebeyi/kral/imparator bile soyunu Aeneas’a dayandırmıştır, bu şekilde kendilerine asillik katmaya çalışmışlardır. Sonradan durum değişse de başlarda Roma’nın Helenleri sevmemelerinin nedeni de budur.

 

Böylece Troya’nın VII.tabakasına da geçilmiştir (Konudan dağılmış gibi yapsak da tabakaları unutmadık😊). Savaştan sonra şehre yerel kahramanların mezarları yapılmıştır ve bu mezarlar MS 6.yüzyıla kadar önemli bir turistik destinasyon haline gelmiştir. Roma döneminde de Roma’nın ata kurucuları olduğu için Julius Caesar, Augustus, Hadrian, Caracalla gibi birçok imparator tarafından Troya ziyaret edilmiştir. Pers Kralı Kserkses, Büyük İskender, Fatih Sultan Mehmet, Mustafa Kemal Atatürk de Troya’yı özellikle ziyaret eden önemli isimlerdir.

VIII.tabaka, MÖ 8.yüzyılda yani Anadolu’nun Helenleşmeye başladığı yıllarda başlamıştır. Kent artık İlion olarak isimlendirilmeye başlanmıştır. Kent, kale içindeki Athena tapınaklarıyla “Kutsal İlion Kenti” olarak saygı görmüştür. IX.tabaka çoğunlukla Roma tabakasıdır, kentin ismi ise İlium’dur. MÖ 1.yüzyılda başlar, MS 6.yüzyılda sona erer. Bu dönem İmparator Augustus, Athena Tapınağı’nı yeniden inşa ettirmiştir. 4.yüzyılda ise Büyük Konstantin, imparatorluğun başkentini buraya taşımayı düşünmüştür ama sonra yeni başkentin İstanbul’da olması gerektiği konusunda karar kılmıştır. Son tabaka ise Bizans dönemidir. Bizanslılarda Troya eski önemini yitirmiştir ama 1200’lere kadar yerleşim devam etmiştir. Osmanlı’nın ilk dönemlerinde de Troya bilinmektedir ancak sonra kent tüm dünya tarafından unutulmuştur.

Troya VII, VIII, IX katmanları

Troya VIII ve IX Kutsal Alanı. MÖ 85’te Romalı komutan Fimbria tarafından kent yıkılmış, kutsal alan da tahrip edilmiştir. İmparator Vespasian döneminde (MS 69-79) kent ve kutsal alan onarılmıştır.

Helenistik dönem, MÖ 2.yüzyıl Knidoslu Afrodit heykeli (Fotoğraf, Troya Müzesi’nden).

Troya IX katmanından bir Odeon (Küçük tiyatro). Yapı, MS 124 yılında Troya’yı ziyaret eden İmparator Hadrian’ın onuruna yapılmıştır.

Troya’nın unutulma süreci 19.yüzyıla kadar devam eder. Bu yüzyılda antik dönemlere olan ilgi artmaya başlamış ve böylece Arkeoloji biliminin temelleri atılmıştır. Bölgede yaşayan Frank Calvert, 1860’larda Hisarlık Tepesi’nde ilk kazı yapan ve buranın Troya olduğunu tespit eden kişidir. Ama asıl kazıyı yapan kişi Heinrich Schliemann’dır. Schliemann, 1871 yılında bölgeye gelir ve tabakaların arasına kepçelerle dalar. Buradan dev bir hazine bulur ve bunun Priamos’un Hazinesi olduğunu düşünür (Aslında hazine Priamos’a ait değildir, kendisi 1200 yıllık bir hata yapmıştır ama bu isim hazineye artık yapışmıştır). Karısı Sophia’nın bu hazinelerin bir kısmını takıp takıştırmasını sağlar ve eserleri yurtdışına kaçırır. Bu hazine önce Yunanistan’a sonra Berlin’e getirilir, II.Dünya Savaşı esnasında Ruslar hazineyi Almanlardan alır ve günümüzde dünyanın birçok yerine yayılan bu mücevherler, Pushkin Müzesi (Moskova) başta olmak üzere yedi farklı kentte, sekiz farklı yerde sergilenmektedir. Troya Müzesi’nde de bir Priamos Hazinesi bölümü vardır ancak sergilenenler bu hazinenin ufak bir kısmıdır.

Heinrich Schliemann’ın kepçelerle dalıp Priamos Hazinesi’ni çıkardığı alan günümüzde antik kentte görülebilmektedir. “Schliemann Yarması” olarak da bilinen bu alandan çıkarılanlar aslında Priamos’a değil, Troya II katmanına aittir.

Schliemann’ın eşi Sophia’nın Priamos Hazinesi’ni kaçırırken çekildiği bir fotoğrafı. Osman Hamdi Bey’in katkılarıyla Osmanlı döneminde yürürlüğe konulan tarihi eserleri koruma kanunları henüz yürürlüğe girmişti ve artık tarihi eserleri kaçırmak eskisi kadar kolay değildi. Bu nedenle Sophia, bu takıların kendisine ait olduğunu savunarak eserleri yurtdışına çıkarabildi.

Troya Müzesi’nde Priamos Hazineleri’nin ufak bir kısmının sergilendiği bir bölüm bulunuyor. bu eserlerin bir kısmı İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nden, diğer kısmı Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın girişimleriyle ve Pennsylvania Üniversitesi, ABD yetkililerinin gösterdiği iyi niyet ile işbirliği sayesinde 2012 yılında yurduna geri getirilen parçalardan oluşuyor.

Schliemann, Troya’dan ayrıldıktan sonra Peloponnes (Mora, Yunanistan)’da bulunan Akhaların başkenti Mycenae (Mikines) antik kentine gider ve burada da çalışmalar yapar. Sonra yine Troya’ya geri gelir ama bu sefer yanında Dörpfeld isimli bir mimar vardır. Geçen seferki gibi tarihi bir katliam yapılmaz, sistematik kazılar yapılır ve bu kazılardan detaylı yayınlar çıkartılır. Anlayacağınız Schliemann, Troya’yı önce soymuştur, sonra da günah çıkarır gibi tüm dünyaya tanıtmıştır ve insanlarda Arkeoloji’ye olan ilgiyi arttırmıştır. O zamana kadar Troya’nın Yunanistan topraklarında olduğunu düşünen Batılılar, bu kadim kentin Anadolu’da olduğunu öğrendiklerinde şok geçirmişlerdir çünkü kendileri o zamanlar büyük bir yanılgıyla medeniyetin Batı’dan Doğu’ya gittiğini düşünmektedirler.

Schliemann’ın ölümünden sonra kazılara Dörpfeld devam eder. 1930’larda Carl Blegen kazılar gerçekleştirir. 1988-2005 arasında bir Türk aşığı Alman olan Manfred Osman Korfmann kazı başkanlığı bayrağını devralır. Günümüzde kazılar Onsekiz Mart Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapan ve Korfmann’ın öğrencisi olan Rüstem Aslan hocamız tarafından gerçekleştirilmektedir ve her geçen gün kazılarda yeni bilgiler gün ışığına çıkarılmaktadır.

Umarız Troya ile ilgili bilgileri sağlıklı bir şekilde özetleyebilmişizdir. Batı başta olmak üzere tüm dünyada milyonlarca insan Anadolu kökenli bu mitleri ve hikayeleri bilirken, bizde bunların okullarda okutulmaması büyük bir ayıptır. Halbuki Anadolu toprakları birçok medeniyetin beşiğidir ve dünyada hiçbir coğrafya, kültürel olarak bu denli büyük bir zenginliğe sahip değildir. Orta Asya ve Osmanlı’yı da öğrenmeliyiz evet, ama antik dönemde bu coğrafyada yaşamış halkların da bizim atalarımız olduğunu kabullenmemiz ve bu değerlere sahip çıkmamız gerekiyor.

Bir hatamız olduysa affola ve düzeltme/ilaveniz varsa sayfanın altına yorumunuzu yazmanız yeterli olacaktır. Teşekkür ederiz.

Biga Yarımadası / Antik Troas’ın devamını okumak için buraya tıklayınız…

 

10967total visits,422visits today

Bir Cevap Yazın