Yatağan’ın çevresi: Stratonikeia, Lagina, Osman Hamdi Bey Konağı, Bozüyük, Belen Kahvesi

Instagram:  gezenpati_, Facebook: @GezenPatii  

 

Yatağan’ın çevresi: Stratonikeia, Lagina, Osman Hamdi Bey Konağı (Turgut), Bozüyük ve Belen Kahvesi (Çaybükü)

Yatağan, sevimsiz termik santraliyle ve santralden ilçeye çöken kabus gibi dumanıyla ön plana çıkan bir ilçemiz. Termik santralin varlığı nedeniyle çevredeki dağlar da köstebek gibi oyulmuş durumda. Ama Yatağan aslında o kadar da antipatik bir yer değil, çünkü merkezinde olmasa da çevresinde çok sayıda güzel yerler bulunuyor. Bir zamanlar Karya bölgesinin bir parçası olan Yatağan toprakları, oldukça derin tarihi ve kültürel geçmişe sahip bir coğrafya.

Bu yazımızda anlatacağımız yerler sırasıyla Stratonikeia, Lagina, Osman Hamdi Bey Konağı (Turgut), Bozüyük, Belen Kahvesi (Çaybükü).

Şimdi bu yerlerin en ilginci olan bir antik kentle başlayalım:

 

Stratonikeia

Bir Karya yerleşimi olan Stratonikeia’nın Hitit dönemindeki adı Atriya’ymış. Kent zamanla Hellenleşmiş ve Büyük İskender’den sonra kente bir kadının ismi verilmiş. Hikayeye göre MÖ 280’li yıllarda Seleukos (Büyük İskender’in imparatorluğunun yıkılmasından sonra kurulan ülkelerden biri)’un kralı I. Seleukos, Stratonike adlı genç bir kadınla evlenmiş ancak kralın oğlu I. Antiokhos bu genç kadına aşık olmuş ve aşkından hastalanmış. Durumu gören kral, oğlunun genç eşinle evlenmesine müsaade etmiş ve I. Antiokhos da kente yeni eşinin adını vermiş (Laodikeia ve Nysa kentlerinin de kadın isimleri olduğunu belirtelim).

Kentin en parlak dönemi de Seleukos döneminde başlamış, bu parlak dönem Roma’da da devam etmiş. VII. yüzyıldan sonra Bizanslıların yönetiminde ise kent küçülmeye başlamış ama burası yaşanılan bir yer olmaya devam etmiş. XI. yüzyıldan sonra Türkler de bu antik kenti mesken tutmuşlar. Cumhuriyet dönemine gelindiğinde Stratonikeia, Eskihisar adıyla yaşayan bir yerleşim yeriymiş.

Hikaye bu noktadan sonra ilginçleşiyor. 1957 yılında gerçekleşen deprem sonrasında antik kentin içinde olan Eskihisar köyü, biraz ileriye taşınmış. Ancak 1970’lerde köyün çevresinde kömür rezervinin bulunmasıyla bu bölgede maden çıkarma çalışmaları başlamış, 80’lere gelindiğinde çıkartılan maden, köydeki bazı evlerin çökmesine neden olmuş. Bunun üzerine köy ahalisi tekrardan taşınıp eski yerine geri dönmek zorunda kalmış. Bu sefer antik kentte arkolojik kazı yapılacağı bildirilmiş ve köyün tekrardan yerinin değiştirilmesi gerekmiş. Böylece Eskihisar köyü günümüzdeki yerine, antik kentin 2 kilometre batısına yeniden taşınmış. Ancak köylülerin bir kısmı bu sürekli taşınma işleminden bıkmış olmalı ki gitmeyi reddetmiş. Günümüzde Stratonikeia Antik Kenti’nin içinde hâlâ yaşayan birkaç hane var. Bir yandan gymnasium’u gezerken diğer yandan köylülerin günlük işlerini yaptıklarını görebiliyorsunuz ve bu özellik, antik kenti ilginç bir yere koyuyor.

Tarih boyunca yerleşimden vazgeçilmeyen bir yer olduğu için Stratonikeia’da Hellen, Roma, Bizans, Beylikler, Osmanlı, Cumhuriyet dönemlerinden yapıların bir arada olduğunu görebiliyorsunuz. Dünyada çok az yerde bu tarz bir “harman” bulabilirsiniz, bu durum da antik kentin özel bir yere sahip olmasına neden oluyor.

Stratonikeia; Hellen, Roma, Bizans, Beylikler, Osmanlı, Cumhuriyet dönemlerinden yapıları bir harman şeklinde görebileceğiniz nadir yerlerden biridir.

Bununla birlikte antik kentin hemen yanıbaşındaki maden ocağı bu güzelliğe gölge düşürüyor ve eminiz koruma altına alınana kadar maden ocağı, oldukça geniş olan bu tarihi alanın bir kısmını ortadan kaldırmıştır. Çünkü normalde Stratonikeia ve Eskihisar, 7 km2 alanı kaplayan dev bir arazi ama biz bu arazinin ufak bir kısmını gezebiliyoruz.

Stratonikeia’ya ulaşmak aslında çok kolay ama navigasyon, maden ocakları içinden geçen eski yolları gördüğünden sizi önce Eskihisar köyüne götürüyor, oradan da doğrudan maden ocaklarının ortasından geçirmeye çalışıyor. Onun yerine Milas-Yatağan anayolunu takip edin, Yatağan’a varmadan 10 kilometre önce sağ tarafta antik kente giden bir ara yol göreceksiniz ve bu yol sizi doğrudan ören yerine götürecek.

Antik kentin girişinde yol ikiye ayrılıyor ama tüm yollar aynı yere çıktığı için nereden gittiğinizin bir önemi yok. Biz şehir surlarını takip etmeye karar verdik ama şehir surlarından çok, Osmanlı döneminden terkedilmiş yapıları ve orada yaşayan yerli halkı gördük. Neticede köy meydanının yanındaki gymnasium’a çıktık. Gymnasium’dan köy meydanına geldik ve meydanın devamını izlediğimizde yolun yine ikiye ayrıldığını gördük. Bu iki yoldan biri eski köyün, diğeri ise antik kentin içlerine dalıyor. Antik kenti takip eden yolda ilerlediğinizde yol tekrardan ikiye ayrılıyor. Biri Bouleuterion (Kent Meclisi)’na, diğeri ise antik tiyatroya gidiyor. Bouleuterion’dan da eski köy yerleşimine girmeniz mümkün ama tiyatro yolu haricinde nereye giderseniz gidin tekrardan köy meydanına geri dönüyorsunuz. Başta biraz kafa karıştırıcı gibi duyulsa da, hatta eski köy sokaklarında kaybolduğunuzu bile sansanız yine aynı yere geri döndüğünüzü görmek sizi şaşırtıyor 😊 Dolayısıyla antik kentin içinde avare bir şekilde dolaşmanızı tavsiye ediyoruz, ki antik kenti asıl keyifli yapan da bu. Sadece tiyatroyu ihmal etmeyin yeter 😊

Kent surları

Gymnasium kompleksi. Yapı, MÖ II. yüzyılda inşa edilmiş, MS II. yüzyılda yenilenmiş ve 267 metre uzunluğunda. Gymnasium’un arkasında köylülerin evleri de görülüyor.

Yanında Menteşeoğulları döneminden bir hamam bulunan Şaban Ağa Cami (1876), 2017 yılında restore edilerek ziyarete açılmış.

Köy meydanı

 

Köyün terkedilmiş ara sokakları

Bouleuterion (Kent Meclisi). Mecliste, enflasyonla mücadele etmek için malların ve fiyatların kayıtları tutulmuş.

Hasan Sar Evi, eskiden bir ağanın eviymiş, sonradan kazı evine dönüştürülmüş.

   15 bin kapasiteli Stratonikeia Antik Tiyatrosu

Tiyatronun üstünde bulunan Augustus ve İmparatorluk Tapınağı’ndan antik tiyatro ve Stratonikeia. Kentte bir zamanlar Hippodamik (Izgara tipi) şehir planlaması kullanılmış ama günümüzde bu şehir planlamasının izleri seçilemiyor.

Augustus ve İmparatorluk Tapınağı

 

Lagina / Hekate Kutsal Alanı

  Tanrıça Hekate

Lagina ya da Hekate Kutsal Alanı olarak bilinen yer, Stratonikeia’nın kült merkezi. Buraya da ulaşmak yine ayrı macera oldu çünkü navigasyon yine saçma sapan yollardan bizi Lagina’ya ulaştırmaya çalıştı. İlk denememizde kendimizi yine maden ocaklarının ortasında, diğer denememizde kendimizi dağ patikalarının içinde bulduk. Yapmanız gereken haritada Yatağan’ın sevimsiz termik santralini işaretlemek ve onun yanındaki yoldan doğruca Turgut’a ilerlemek. Turgut’a girer girmek sağ tarafta Lagina’ya giden paralel bir yol göreceksiniz ve bu yol için yerinizden U dönüşünden daha keskin bir dönüş yapmanız gerekiyor. Birkaç yüz metre sonra Lagina’ya varmış olacaksınız.

“Hekate kimdir” dediğinizi duyar gibiyiz çünkü birçok tapınağın Zeus, Apollon, Artemis gibi tanrı/tanriçalara adandığını duyduk ama Hekate’yi hiç duymadık. Gerçekten de duymamamız normal çünkü burası dünyada Hekate’ye adanmış olan tek tapınak.

Hekate, Mitoloji’de de adı çok fazla geçen bir isim değil ama ilginç bir tanrıça. Zeus ona karada, denizde, yeraltında, gökyüzünde oldukça geniş kapsamlı yetkiler vermiş. Hem dünya hem de dünya dışı yaşam üzerinde bu kadar geniş yetkileri olan başka bir tanrı/tanrıça da bulunmaz.

Geçmişi MÖ III. binyıla giden Hekate’ye tapınım, daha çok Karyalılar ve Batı Frigler tarafından gerçekleşmiş (Güneybatı Anadolu) ama insanlar yüzyıllarca Hekate inancına devam etmişler ve bu inanış, Roma döneminde Hristiyanlık gelene kadar devam etmiş. Genelde üç başlı olarak tasvir edilen bir bu tanrıça, koruyucu yönünün yanında ürkütücü bir mizaca da sahip. Mezarlıklarda dolaşırmış, ölü gömme törenlerinde ölülerin ruhunu alırmış. Yeraltı tanrısı olarak da bilindiğinden yeraltının anahtarını elinde tutarmış. Hekate’nin geceleri, özellikle dolunayın olduğu gecelerde dolaştığına inanılırmış. Bu nedenle karanlık gecelerde avcılara yol gösterirmiş. Kurtların ve köpeklerin geceleri ulumasının, Hekate’yle bağlantılı olduğu düşünülürmüş, bu nedenle Hekate’nin sembolü dişi kurt/köpekmiş. Falcılığın ve büyücülüğün tanrıçasıymış; üç harflileri, karabasanları yönetirmiş, bunları hem insanlara musallat edermiş hem de insanları bunlardan korurmuş. Böyle ilginç bir tanrıçayla karşı karşıyayız anlayacağınız 😊 Efes’te Celsus Kütüphanesi’nin yanındaki Mazaeus-Mithridates Kapısı’nın üzerinde de “Buraya her kim tuvaletini yaparsa, Hekate’nin gazabına uğrasın” yazıyordu. Dolayısıyla böyle bir lanetin asla üzerinize musallat olmasını istemezdiniz 😊

Hekate’ye adanan Lagina’da da bu nedenle fallar ve büyüler gırla gidiyormuş. Düzenli olarak tanrıça adına kutlamalar, törenler düzenleniyormuş yani hem sevilen hem de korkulan bir tanrıçaymış. Bu törenlerden en bilineni Eylül ayının dolunay gecelerinde gerçekleşiyormuş. Stratonikeia’dan elinde bir anahtarla ayrılan genç bir kız, tören alayı eşliğinde Lagina’ya yürüyormuş. “Biz arabayla bile giderken yol uzun sürdü, o kıza yazık” diye düşünmeden edemedik 😊 Ama bu anahtar hem yeraltı dünyasına geçişi temsil ediyormuş hem de Stratonikeia’nın Hekate’ye bağlılığını gösteriyormuş.

Lagina’da çok sayıda kazı yapılmış. Bunlardan en çok bilineni Charles Newton tarafından gerçekleştirilmiş. Bulduğu tüm eserleri Londra’daki British Museum’a gönderen Newton, hem Lagina’dan hem de Halikarnas Mozolesi’nden parçalar toplamış. Sonra devreye Türk tarihinin en değerli kişiliklerinden biri olan Osman Hamdi Bey girmiş. Osman Hamdi Bey, Nemrut Dağı’ndan sonraki kazısını Lagina’da gerçekleştirmiş. Burada bulduğu parçaları develerle ve kağnılarla Güllük Limanı’na taşıttırıp, oradan da İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne göndertmiş. Böylece bulduğu parçalar hem İstanbul’daki yeni müzeyi zenginleştirmiş hem de parçaların yurtdışına kaçırılmasını engellemiş.

Zaten sırada Osman Hamdi Bey’in Lagina’daki kazı çalışmaları esnasında kaldığı konak bulunuyor ve Lagina ile ilgili görsellerimizi paylaştıktan sonra bu konağa devam ediyoruz.

Osman Hamdi Bey’in yaptığı kazı çalışmalarından bir görüntü

Kutsal alanın merkezinde tapınak bulunuyor. Bu yere sonradan Bizanslılar tarafından bir şapel inşa edilmiş.

 Hekate Kutsal Alanı, stoa (Sütunlu galeri)’lar ile çevriliymiş ve bu alana Propylon (Anıtsal kapı)’dan giriliyormuş.

Hekate Kutsal Alanı’nın anıtsal girişi (Propylon)

 

Osman Hamdi Bey Konağı (Turgut)

 Osman Hamdi Bey (1842-1910)

Osman Hamdi Bey’in el yazısı

Turgut kasabasında bulunan konak, Lagina’ya sadece 1 kilometre uzaklıkta. Osman Hamdi Bey, 1891-1893 Lagina kazıları esnasında bu konakta konaklamış ve bu yer, günümüzde ziyarete açık. Ama önce bu değerli kişiliğin kim olduğunu kısaca öğrenelim…

Osman Hamdi Bey, 1842 yılında İstanbul’da doğmuş. Paris’e Hukuk okuması için gönderilmiş ama o, resim ve arkeoloji eğitimini tercih ederek Paris Güzel Sanatlar Okulu’na kayıt olmuş. Renkli, sanatçı ruhlu ve yaratıcı kişiliği ailesiyle bazı çatışmalara girmesine neden olmuş ama o, hayallerinden vazgeçmemiş ve böylece Türk tarihi için çok önemli adımlar atmış. İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin kurucusu olmuş, Sanayi-i Nefise Mektebi’nin müdürlüğünü yapmış, Kadıköy’ün ilk belediye başkanlığını üstlenmiş, Osmanlı’nın ilk maden mühendisi ünvanını almış. Ama yaptığı en önemli girişimlerden biri tarihi eserler konusunda olmuş. 1874 yılında düzenlenen Nizamname’nin elden geçirilmesini sağlayarak, yabancıların başıboş bir şekilde ülke sınırları içinde kazılar yapıp, buradan buldukları eserleri yurtdışına çıkarmasını yasaklamış.

Türk tarihinin ilk arkeologu olarak da kabul edilen Osman Hamdi Bey, ilk olarak Nemrut Dağı’nda, sonra Lagina’da kazı çalışmaları yapmış. Günümüzde İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin en değerli parçası olan İskender Lahdi’ni bin bir zorlukla Sidon (Lübnan)’dan getirtmiş (O dönemler Lübnan’ın Osmanlı sınırları içinde olduğunu unutmayınız).

Kendisi hem devlet işleriyle hem de müze müdürlüğüyle uğraşırken bir yandan da sanatı ihmal etmemiş. Ömrü boyunca yaklaşık yüz civarında tablo yapmış ve resimlerinde Türk sanatı, kültürü, mimarisini, Batılı anlayış ile ön plana çıkarmış. Bu eserlerden en çok bilineni ise “Kaplumbağa Terbiyecisi”.

Osman Hamdi Bey, Turgut’ta konaklarken bölgenin adı Leyne olarak geçiyormuş. Konak da bölgenin zenginlerinden Leyneli Molla Tahir Bey’e aitmiş. Osman Hamdi Bey, Molla Tahir Bey’in kızı Zeliha Hanım’a aşık olmuş ve babasından kızını istemiş ama “Taşçıya verecek kızım yok” diyerek reddedilmiş. Neyse ki Naile Hanım’la mutlu bir bir evlilik yaşamış ve çocukları olmuş.

Osman Hamdi Bey, 1910 yılında İstanbul’da vefat etmiş ve mezarı şu an Eskihisar (Gebze)’da bulunuyor.

Konak ise Molla Tahir Bey’in vefatından bir süre sonra gelini Gülayşe Güvenç’e geçmiş. Gülayşe Hanım da 1993 yılında bu konağı Turgut halkına bağışlamış ve 2010 yılında ev restore edilerek ziyarete açılmış. Günümüzde konağa gittiğimizde hem Türk ev mimarisinin izlerini hem de Osman Hamdi Bey’in eserlerinin replikalarını aynı ölçekte görüyorsunuz.

Osman Hamdi Bey Konağı

Konaktan bir görüntü

Osman Hamdi Bey’in en çok bilinen eseri olan “Kaplumbağa Terbiyecisi”. Soldaki tabloyu 1907’de, sağdaki tabloyu 1906 yılında resmetmiş. Lale Devri’nde gerçekleşen Sadabad eğlenceleri esnasında kaplumbağaların üstlerine mumlar konularak etrafta dolaştırılıyorlarmış. Böylece hem aydınlatma sağlanıyormuş hem de romantik bir ortam oluşturuluyormuş ve o dönem “kaplumbağa terbiyecisi” adlı bir mesleğin olması sanatçıya ilham vermiş.

  Konakta, Osman Hamdi Bey’in birçok eserinin replikaları bulunuyor. Solda “Sarı Cüppeli Hoca”, ortada üstte “Haremde Kadınlar” (1880), ortada altta “İlahiyatçı” (1907), sağda “Osmanlı İmaret Medresesi”.

 “İki Müzisyen Kız”

“Ab-ı Hayat Çeşmesi” (1904)

Bunların haricinde konakta Osman Hamdi Bey’in daha birçok eserinin replikası var. Bu resimlerin bir kısmının orijinalleri Sakıp Sabancı Müzesi, Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi gibi yerlerde sergileniyor.

 

Bozüyük

Oldukça eski bir yerleşim yeri olan Bozüyük, Yatağan’a 10 kilometre mesafede bulunuyor. Osmanlı döneminde yaklaşık 11 bin kişinin yaşadığı yerleşim yeri, önemli bir kazaymış. Rodos Seferi’ne giden Kanuni Sultan Süleyman ordusuyla burada konaklamış ve o dönem Bozüyük kazasına birçok yatırım yapılmış.

Kuvay-ı Milliye hareketinin öncülerinden biri olan Hacı Süleyman Efendi, Bozüyüklüymüş. Kurtuluş Savaşı döneminde Bozüyük’te yaşayan Hacı Şükrü Bey’in, yöre halkına zirai, tıbbi, eğitimsel konularda çok katkısı bulunmuş ve kaldığı ev bir tesise çevrilmiş. Köyün merkezinde bulunan Kültür Evi ise ufak bir etnografya müzesi olarak ziyaretçilere açık.

Günümüzde Bozüyük, yaklaşık bin kişinin yaşadığı şirin bir köy. Buraya gelip tarihi, köy havasıyla birlikte soluyabilirsiniz ancak bizim buranın hakkını verebildiğimizi söyleyemeyeceğiz ama Yatağan’a olan sonraki ziyaretimizde Bozüyük’le daha çok ilgileneceğiz 😊

Köy merkezinin yakınında olan Pınarbaşı Restoran’da ise 800 yıllık bir çınar ağacı bulunuyor. Mutlaka gidip görmenizi ve restoranın ambiyansını deneyimlemenizi tavsiye ederiz.

 Bozüyük’te bulunan Kültür Evi ve Kuvay-ı Milliye hareketinin öncülerinden biri olan Hacı Süleyman Efendi adına dikilmiş olan anıt.

Bözüyük köy merkezine yakın olan Pınarbaşı Restoran, oldukça güzel bir ambiyansa sahip. Özellikle sıcak yaz aylarında, suyun içinde ördekler eşliğinde burada oturabilirsiniz. Restoranın içinde bulunan 800 yıllık kadim çınar ağacını görmeyi ise ihmal etmeyin.

 

Belen Kahvesi (Çaybükü)

Ormancı Türküsü’nün yaşandığı yer olan Belen Kahvesi, Yatağan’a 15 kilometre uzaklıktaki Çaybükü’nde bulunuyor. Kahve, 2005 yılında kamulaştırılıp restore edilerek hizmete açılmış ama köye, Yatağan-Muğla ana yolundan ulaşmanızı öneririz çünkü diğer ara yollarda yine maden ocakları olduğu için zemin çok kötü.

Kemancı Tahir Usta tarafından bestelenen Ormancı Türküsü, Türkiye geneline yayılan bir halk türküsüdür ve sözleri söyledir:

Çıktım Belen Kahvesi’ne baktım ovaya,
Bay Mustafa çağırdı, dam oynamaya,
Ormancı da gelir gelmez, yıkar masayı,
Söz dinlemez Ormancı, çekmiş kafayı.
Aman ormancı, canım ormancı,
Köyümüze bıraktın yoktan bir acı.

Gevenes’in ortasında, değirmen döner,
Değirmenin suları, dağından iner.
Ormancı’ya atılan kurşun, Tevfik’e döner,
Tevfik’in feryatları, yürekleri deler,
Aman ormancı, canım ormancı,
Köyümüze bıraktın yoktan bir acı.

Gevenes’in suları hoştur içmeye,
Üstünde köprüsü var, gelip geçmeye,
Tevfik’imi vurdular, hiç mi hiç yere,
Yazık ettin Ormancı, köyün iki gencine,
Aman ormancı, canım ormancı,
Köyümüze bıraktın yoktan bir acı.

Eskiden adı Gevenes olay Çaybükü’ndeki olay, 1946 yılında gerçekleşmiş. Köyün muhtarı Tevfik Cezayir ile yakın arkadaşı Mustafa Şahbudak, Belen Kahvesi’nde sürekli dama oynarlarmış. Bir gün yine dama oynarlarken Orman Memuru Mehmet İn, sarhoş olarak kahveye girmiş ve muhtar ile ormancı arasında bir tartışma çıkmış. Büyüyen tartışma sonucunda Mehmet İn, dama tahtasına yumruk atmış ve bu saygısızlığa tahammül edemeyen Mustafa Şahbudak dayanamayıp ormancıya tokat atmış. Ormancı da kamasını çıkartıp Mustafa Şahbudak’ı yaralamış. Bunun üzerine Mustafa Şahbudak, belindeki tabancayı çıkartıp ormancıyı korkutmak için yere sıkmış ama kurşun sekerek Muhtar Tevfik Cezayir’e isabet etmiş.

Muhtar, tahta bir sal üzerinde Muğla’ya taşınmış ama burada hayatını kaybetmiş. Bunun üzerine 3 çocuk babası Mustafa Şahbudak da teslim olmuş ama eşi Pembe birkaç yıl sonra akli dengesini kaybetmiş. Bunun üzerine ormancı, köyde daha fazla duramayacağını anlamış ve tayinini isteyerek Kavaklıdere’ye atanmış. Mustafa Şahbudak ise hapisten çıktıktan sonra anıları nedeniyle köye dönmek istememiş ve Muğla’ya yerleşmiş.

    Soldan sağa Ormancı Mehmet İn, Muhtar Tevfik Cezayir, Mustafa Şahbudak ve türküyü besteleyen Mustafa Şahbudak’ın akrabası Kemancı Tahir Usta.

Çaybükü / Gevenes’te bulunan Belen Kahvesi, restore edilerek hizmete açılmış ve güzel bir ova manzarasına sahip. Kahvenin çevresinde oturmak için başka yerler de bulunuyor.

Belen Kahvesi. Kahvede bulunan anı defterinde köy halkına çok defa “Belenliler” diye seslenilmiş. “Çaybüklüler” ya da “Gevenesliler” diyebilirsiniz ama bu köyün adı Belen değil. Yazmasaydım içimde kalacaktı 😊

SON

 

9713total visits,33visits today

Bir Cevap Yazın